*Bu yazının orijinali the Players Tribune sitesinde yayımlanmıştır.

Forrest Gump’ta bir sahne var. Birlikteki tüm askerler koğuşlarında oturuyorlar ve eğitim çavuşu süre tutarken tüfeklerini söküp tekrar takıyorlar. Gump, tüfeğini söktükten sonra tekrar bir araya getiriyor ve “Çavuşum, bitti!” diye bağırıyor. Eğitimden sorumlu çavuş ise yanına geliyor ve “Vay canına Gump! Silahını nasıl bu kadar hızlı söküp taktın?” diyor. Gump’ın cevabı ise “Bana yapmamı söyledin çavuş.” oluyor. Bahsi geçen filmi ilk izlediğim zamanlarda UConn’daydım. Kendi başınıza olduğunuz ve dünyayı anlamaya çalıştığınız, biraz büyüyerek kim olduğunuzu bulmaya çalıştığınız zamanlardan bahsediyorum. Olayın özü şuydu ki Gump karşısına çıkan her şeye çok basit şekilde bakıyordu. Ancak verilen mesaj da bir o kadar çok anlamlıydı: Fazla düşünme.

Basketbol
Devrimden Sonra
DÜN - 11:23

Çocukken mütemadiyen kendimle konuşur ve şöyle derdim: “Eğer bunu yaparsan, şunlar gerçekleşecek”. Oturduğum muhitte dolaşırken “Pekala, eğer bu taşı sokağın karşısına atıp o ağaca çarptırabilirsem bu durum yarın öğretmenimin sınıfa ödev vermeyeceği anlamına gelir” gibi birtakım farazi şeyler. Veya basketbol oynarken “Eğer sol elimle üç kere turnike bırakabilirsem o zaman sahadan ayrılırım” gibilerinden cümleler bunlar. Kendi aklınızı çelmeye çalışmak gibi bir durum bu. Alelade ufak bir şey yaparsam kazanacağımı düşünmek üzerine kurulu bir tür kendini kandırma biçimi gibi düşünebilirsiniz.

Bana hiç obsesif kompulsif bozukluk teşhisi konmadı ancak bugüne kadar hep bu rahatsızlığa sahip olduğumu dile getirdim. NBA’deyken birtakım rutinlerim vardı ve bunlar kesinlikle doğru uygulanmalıydı. Sahaya çıkarken giydiğim ve soyunma odasında bıraktığım ayakkabılarım her ne olursa olsun dolabımının hemen önünde yan yana durmalıydı. Aynı şekilde ve maça çıktığımız her gün. Kenardan oyuna dahil olurken saha çizgisinin üzerinden atlayarak geçtiğimden emin olmak istiyor ve asla üzerine basmıyordum.

https://i.eurosport.com/2010/04/26/602187.jpg

Jim Calhoun, hayatımın o döneminde ihtiyacım olan adamdı. O dersi asla unutmayacağım. Antrenmanı sonlandırmıştık ancak üzerinden çok kısa bir süre geçtikten sonra Calhoun geldi ve yüzde yüzle şut atıp atamayacağımı sordu. Oldukça iyi bir antrenmanı geride bırakmıştık ve yüzde yüzden mi bahsediyordu? O antrenmanda bana “Özel biri olmak istiyorsan diğerlerinin yapmaktan imtina ettiği şeyleri de yapmalısın.” demişti. Eğer özel biri olmak istediğini söylüyorsan özel şeyler yapmalısın.

1996’ya dönersek herhangi bir NBA oyuncusunun yaşam tarzının şimdikilerden çok daha basit olduğunu söyleyebilirim. Açıkçası, sosyal medyada olmamız bir gereklilik olarak görülmüyordu. Şimdiki gibi bir marka anlayışına sahip değildik. Bizim markamız şu şekildeydi: Sahaya çıkarsın ve topunu oynarsın. Daha sonrasında insanlar seni sever ve artık birçok hayranın olduğunu biliyorsundur. Çevremdeki birçok kişi ünlü olmak için bir uğraş içinde dahi değildi. Sahaya çıkıp mücadele ederdik, takımlarımızın kazanmasına yardım ederdik ve bu yolla saha dışındaki birtakım şeylerin reklamlar, televizyon ve filmlerle kendiliğinden geleceğini biliyorduk. Biz sadece bu işle meşgul olanların en iyisi olmak istemiştik.

https://i.eurosport.com/2020/04/10/2805260.jpg

Bir gece Garden’da Knicks’e karşı oynuyorduk ve Spike her zaman olduğu gibi saha içi koltuklardaki yerini almıştı. Henüz çaylak yılımdaydım. Maç bittikten sonra yanıma geldi ve sezon sonunda seçmelere katılırsam benim için bir filmde rolü olabileceğini söyledi. Sezon bittikten sonra seçmelere gittim ve He Got Game adında bir şeyin bazı kısımlarını okudum ve açıkçası hiçbir beklentim yoktu. Ama seçmeye girenler arasında sanırım en uygun gördüğü aday bendim. Denzel ve Spike’la sette olmak gibi deneyimler kazandım. Üniversitede olmak gibiydi. Boyumdan büyük işlere kalkışmış gibi hissediyordum ancak kararlıydım. Sete erken gidersem ve çalışırsam benden yapmamı istediklerini yapabileceğimi biliyordum. Gerisi tarih.

Geçmişte iyi bir basketbolcuydum çünkü yaptığım işe değer vermiştim. Bu beni profesyonel bir sporcu yapıyordu. Zaman zaman ise harika bir basketbolcu.

Eğer harika bir sporcu tanıyorsanız size pek çok şeyi iyi seviyede yapabilen birini göstereceğim. Yeterli seviyede antrenman yapmak sizi o iş özelinde uzman ve daha sonrasında profesyonel yapar. Yaptığınız şeye o kadar bağlanırsınız ki maça çıktığınızda antrenmanda defalarca yaptığınız şeyi tam anlamıyla parkeye yansıtırsınız. İnsanların bana "Vay canına, ligdeki en iyi serbest atışçı sen olacaksın." gibisinden yaklaştığını anımsıyorum. Benim düşündüğüm şey ise her gün buraya gelen ve serbest atış çalışan biri olduğumdu.

Milwaukee’deyken parçası olduğum bu devasa şeyin önemini kavrayabildiğimi düşünmüyorum. Gerisini biliyorsunuz: bir “franchise” ve bir tarih. O zamanlar ligin bir parçası olmaya çalışan genç bir oyuncuydum. Bugünlerde büyüyen birçok insandan çok sayıda sosyal medya yorumu ve mesajı alıyorum. "Adamım, çocukluğumda en sevdiğim oyuncuydun. Ben ve arkadaşlarım tüm maçlarını izliyorduk.” gibi şeyler okuyorum. İşte bu, bazen parçası olduğunuz dönemde anlamlandıramayacağınız bir olgu.

Boston'da ilk kez daha büyük bir şeyin parçası olduğumu hissetmiştim. Bunu hissedebilirsiniz. Muhtemelen NBA'in en efsanevi “franchise”ı olan yerde bir Celtic olmak. Nerede olduğunuzun, neyin parçası olduğunuzun önemini hissedebilirsiniz.

https://i.eurosport.com/2012/05/29/846123.jpg
Spor bana bunu öğretti: İçinde bulunduğunuz organizasyon herkese yarar sağlar.

Dürüst olmak gerekirse şampiyon olmayı umursamıyordum. Evet, kazanmak istedim ama aklınızın bir köşesinde yer almalı ki ligdeki 12. seneme kadar bir şey kazanmamıştım ve bu durumun beni bir kaybeden yapacağını düşünmüyorum. Sadece henüz şampiyonluk kazanamamış birisiydim. Bir şampiyonluk kazanabilmek için pek çok şeyin yerine oturması gerekiyor. Bununla beraber, kazanmakla ilgili öğrendiğim en önemli şey, herkesin aynı sayfada olması gerekliliğiydi.

Geçmişten bir oyuncu hatırlıyorum. Takımıyla şampiyonluk kazanmıştı ve maçtan sonra sahanın ortasında röportaj veriyordu. Ve şöyle dediğini hatırlıyorum: “Geri dönmeyi dört gözle bekliyorum çünkü yapamadığım birçok şey var. Geri gelip tekrar kazanmak ve bunu kendi yöntemimle yapmak istiyorum.” Ne? Adamım, yapman gereken her şeyi yaptın diye düşünüyorum. Bir dahaki sefer geri gelip farklı şekilde kazanmak istiyorsun. Ancak bir dahaki sefer diye bir şey asla olmamıştı.

Miami, 18 Haziran 2013. Finallerin altıncı maçı. San Antonio’yla oynuyoruz. Üç sayı gerideyiz. Bak, her şeyi hatırlıyorum. Salonu ve yaptığımız yolculukları da. Ailem şehirdeydi. Gerçi bir sene öncesinde burada bir Celtic olarak kaybetmiştim. En nihayetinde o sezon bu yolculuğun bir parçası olmak ve sezon sonunda bu noktaya gelmemize yardımcı olmak. İşte bunlar unutulmazdı. O sezon 27 maçlık bir galibiyet serisine imza atmıştık. Bunu unutma. Bunu asla unutamazsın.

https://i.eurosport.com/2013/06/19/1030054.jpg

Asla unutamayacağım başka bir şey daha var. İsabetli bir şut yollamak ve herkesin dizlerinin üzerine çöküp öyle kalmalarına sebep olmanın yarattığı hissiyat. Bu her zaman çok heyecan verici bir duygu olmuştur. Bunun gibi veya buna benzer bir şey kesinlikle yok. Her şey sona erdiğinde tüm bu farklı şeyleri yapmak için kendinize meydan okumaya çalışacaksınız. Bir golf sahasında atış yapabileceksiniz. Antrenmana gideceksiniz, bisiklete bineceksiniz veyahut sokakta koşacaksınız ancak bunların hiçbiri, o adrenalin seviyesine ulaşamayacak.

İçinde bulunduğumuz toplumda neden belirli geleneklere uyduğumuzu, neden belirli görenekleri takip ettiğimizi anlatan kitaplar okumayı seviyorum. Yaptığımız her şeyin her zaman bir nedeni oluyor. Ve öğrendiğim şey, hayatta kalanların en güçlü ya da en zeki olanlar olmadığıdır. Hayatta kalanlar uyum sağlamaya en istekli olanlardır.

Çocuklarıma sert bir mizaca sahip olmanın ya da erkek gibi davranmanın bir şeyleri umursamıyormuşçasına davranmak gibi bir anlama gelmediğini öğretmeye çalışıyorum.

Hayatta neredeyse sonsuza dek yaşayacağınızı düşündüğünüz bir an oluyor. Ancak tanıdığınız, yakınlarınızdan birinin vefat ettiğini gördüğünüzde hayat hakkında hayal edebileceğinden çok daha fazla şey öğrenmiş oluyorsunuz.

Geriye dönüp baktığınızda birkaç şey görüyorsunuz. Geçmişte içinde bulunduğunuz günün ve yerin içinde sadece küçük bir dişli olduğunuzu ve o tarihin bir parçası olduğunuzu fark ediyorsunuz. Ancak bunun farkına varmadan önce kim olduğuna dair kalıntılarınız silinmiş ve yok olmuş olabilir. Ama hazır buradayken bir tür etki yaratabilmeniz mümkün.

Bazen keşke 1950'lerde veya 60'larda büyümüş olsaydım diyorum. “Neden öyle bir çağda yaşamak isteyesin ki?” diye soracağınızı biliyorum. Bu istek, tamamıyla Bill Russell, Jim Brown veya Muhammed Ali gibi insanların içinden geçtikleri süreci ve verdikleri mücadeleyi anlayabilme ve onlara saygı duymakla alakalı.

Muhtemelen benim neslimle ilgili en büyük hayal kırıklığı bu. O mücadele hissiyatını kaybettik biz. Ne demek istediğimi biliyorsunuz, değil mi? Bizden önceki neslin sahip olduğu mücadeleye sahip değildik. Her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu düşündük ve içinde bulunduğumuz durumu hafife aldık.

Bizim çağımıza bakmanın birkaç yolu var. O zamanlar, oyuncular olarak pastayı büyütmemiz gerektiğini biliyorduk. Her şeyi birbirine bağlıydı. NBA ne kadar çok kazanıyorsa oyuncular da o kadar çok kazanıyordu. Pastayı küçültür ve markanın imajını zedelersek para suyunu çekebilirdi. Bu yüzden ligin değerinin yükselmesine yardımcı olmak için elimizden gelen her şeyi doğru şekilde yaptık. Böylece pastayı büyütmeye devam edebilmiştik. Ama temsil ettiğimiz değerleri unutmuştuk. Bizden önceki neslin başlattığı işi devam ettirmeyi unutmuştuk. Şu şekilde özetleyeyim: Muhammed Ali, kendisini eşit vatandaş olarak tanımayan bir ülke için savaşmak istememişti ve bunun için HAPSE girmeyi dahi göze alabilmişti.

https://i.eurosport.com/2020/04/25/2810849.jpg

O zamanlardan bügüne geliyorum ve görüyorum ki NBA oyuncuları yürüyüşlere katılıyorlar. Aynı adalet ve eşitlik mücadelesi yeniden su yüzüne çıktı ve artık birçok oyuncu söz sahibi olmak istiyor. Aradaki fark bu. Kavga etmekten ve mücadeledenin aktörü olmaktan korkmuyorlar. Demek istediğim, içinde bulundukları mücadele Kaepernick'in işine mâl olmamış mıydı? Ancak daha sonrasında ligler, ırksal adalet için verilen bu mücadeleye saygı duymak ve bunu kabul etmek zorunda kaldılar.

Bu yaz, lig henüz başlamamışken şöyle düşünüyordum: Boş verin sezonu ve oturduğunuz yerde oturmaya devam edin. Profesyonel sporun çepeçevre saran çok ama çok fazla para var ve sizin değerinizin olduğu yer burası. Onlara değerinizi ve öneminizi böyle gösterebilirsiniz.

Sporcular, herhangi bir şeyin kendileri için anlamlı olduğunun hükmüne varıyorlarsa doğru olduğunu düşündükleri için mücadele etmeleri gerekir. Ayağa kalkmalı ve konuşmalılar. Bizi buraya getiren insanların geleneklerini ve mirasını devam ettirmeliyiz. Böylece arkamızdan gelenlere daha büyük bir miras bırakabiliriz.

Son sekiz ila on ayda dünyada o kadar çok şey oldu ki insanların bazı olaylar arasında biraz daha fazla etkileşim kurmaya başladığını düşünüyorum. Uzunca bir süre, biz siyahlar düşmandık. Bir numaralı halk düşmanı gibi. Olağan şüphelilerdik. Bazı durumlarda hâlâ öyle görülüyoruz. Ama kanımca insanlar bu toplumdaki siyahların önemini ve kıymetini anlamaya başlıyorlar. Artık yapmamız gereken şey ortaya çıkmak ve kendimizi göstermek.

Bugünlerde 45 yaşındayım ve önümde uzunca bir hayat olduğunu düşünmeyi seviyorum.

Hayatımda bana hikâye anlatmak için sabırsızlanan birçok insan var. Hayatlarında olan herhangi bir şey hakkında söylemem gerekenleri duymak isteyen birçok insan var. İnsanlarla aranızda bu tarz bir bağ kurduğunuzda başkalarının sizin hakkınızda ne söylediğinin de önemi kalmıyor.

Yazı: Ray Allen

Çeviri: Kerim Kılıç

İllüstrasyon: Harun Tekdal

Orijinal link: https://www.theplayerstribune.com/posts/ray-allen-nba-basketball-things-ill-never-forget

Basketbol
60 oyuncuya davet gitti
25/01/2021 - 07:04
Basketbol
NBA'de takaslar nasıl gerçekleşiyor?
24/01/2021 - 20:46