Andrey Tarkovski, filmlerinde ağır ve uzun planlar kullanmış, derin anlamlar içeren diyaloglara yer vermişti. Sovyet sinemasının bir başka unutulmaz ismi Sergey Eisenstein ise senarist kimliğini öne çıkararak, unutulmaz yapımları nefis kurgularla seyirciyle buluşturmuştu. Belki de sadece Eisenstein ya da Tarkovski’nin ustaca dokunuşları, 1972 Münih Olimpiyatları’nda oynanan ABD – Sovyetler Birliği finalinde yaşananları ortaya çıkarabilirdi. Ancak ve ancak bu iki ustanın elinden çıkan bir film olduğuna inanılırdı tüm bu gösterinin. Tribünleri hıncahınç dolduran çılgın kalabalık, 40 dakika süren ve özellikle son üç saniyesi sadece filmlerde yaşanabilecek bir mücadeleye tanık olmuştu. Tarkovski yapımları gibi ağır ağır işleyen maç, son üç saniyesiyle Eisenstein filmleri gibi benzersiz bir kurguyla sonlanmıştı.
Soğuk Savaş’ın iki zıt kutbunu karşılaştıran ve sportif olduğu kadar siyasi bir mücadeleydi bu eşleşme. 1972’ye gelindiğinde Soğuk Savaş dönemi 25.yılına girmiş ve 70’li yılların başında yapılan bir dizi silahsızlanma anlaşmasıyla tansiyon düşmüştü. Yine de bu yıllar, kazanılan sportif başarıların politize edildiği dönemdi ve elde edilen zaferler temsil edilen değerlerin daha güçlü olduğuna dair toplumu etkilemek için bir fırsat yaratıyordu. İşte bu ortamda bir temas sporu olan basketbolun, oyun dışı sertlikleri de beraberinde getirmesi kaçınılmazdı. Bugün bu mücadele; politik atmosferi, maçın seyrini tayin eden karakterleri, bir filmin en vurucu sahnesini andıran tarihin en uzun üç saniyesi ve ABD’nin madalya tepkisiyle basketbol dünyasının konuşmaktan geri kalmadığı bir şampiyonluk müsabakası olarak hatırlanıyor.

Hikâyenin başı

Basketbol
Durant: "Irving'siz de yeterliyiz"
6 SAAT ÖNCE
İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan Soğuk Savaş dönemi, ABD ve Sovyetler Birliği önderliğinde ideolojik olarak birbirinden farklı iki blok yaratmıştı. Bağımsızlar Hareketi’ne üye ülkeler dışında neredeyse tüm devletlerin bir şekilde dahil olduğu Batı ve Doğu Blokları, 1972 yılına kadar pek çok gergin süreçten geçmişti. 50’li yıllarda Küba ve Macar Devrimi sırasında bu iki blok savaşın eşiğine gelse de, krizler diplomatik yollarla çözülmüştü. 60’lı yılların sonuna gelindiğinde silahsızlanmaya yönelik diyalog ortamının sağlanmasıyla iki ülke arasında ilişkiler geliştirilmişti. 1968 yılında Çekoslovakya’da başlayan liberalleşme hareketine Sovyetler Birliği’nin Varşova Paktı’na üye Doğu Bloku ülkelerinin (Romanya hariç) desteğiyle askeri operasyonu ve bu gerginliğe ABD’nin silahsızlanma anlaşmasını bozmamak adına müdahale etmekten kaçınması, iki ülke arasındaki olumlu havayı daha da artırmıştı. Öyle ki iki ülke arasındaki silahsızlanma anlaşmalarının birinci turu başarılı olunca sürecin geliştirilmesine yönelik ikinci tur görüşmelerin hızlandırılmasına yönelik adımlar 1972-1979 yılları arasında atılmıştı. Ne var ki görüşmeler, 1979 yılında Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a müdahalesini gerekçe gösteren ABD’nin geri adım atmasıyla son bulmuştu. Bu süreç sporu da vurmuştu. ABD, 1980 Moskova Olimpiyatları’nı boykot ederken, Sovyetler Birliği ise onlara nazire edercesine 1984 Los Angeles Olimpiyatları’na katılmayı reddetmişti.
1972 Münih Olimpiyatları’na silahsızlanma anlaşmalarının yarattığı olumlu bir havada yaklaşılmış ancak iki ülkenin temsil ettikleri ideolojiler üzerinden dünyaya mesaj verme hevesleri azalmamıştı. Olimpiyatlar, Soğuk Savaş döneminin başladığı süreçten itibaren iki ülke için ciddi bir gövde gösterisine dönüşmüş ve uyguladıkları ideolojinin ne denli doğru olduğunu göstermenin bir yolu olarak görülmüştü. İki ülkenin de altın madalyayı cepte gördüğü Olimpik spor dalları vardı. İşte basketbol da ABD için böyle bir spor dalıydı. Basketbolun 1936 yılından bu yana resmi bir Olimpik spor olarak görüldüğü Olimpiyatların tamamında ABD, rahatlıkla şampiyonluğa ulaşmıştı. Üstelik Olimpiyatlarda sadece amatör sporcuların oynamasına izin verildiği için ABD takımı her Olimpiyatta yeniden kurulan ve kolej oyuncularından oluşan hayli genç bir takımla sahne alıyordu. 60’lı yılların sonundan itibaren yetenekli jenerasyonuyla dikkat çeken Sovyetler Birliği ise ülkede spor profesyonel olarak yapılmadığı için, orduya mensup ya da sosyal kuruluşlara üye yapılmış oyuncularıyla “amatör” adı altında ülkenin en iyi oyuncularını oyunlara getirebiliyordu. 1968 Meksika Olimpiyatları’na gözde jenerasyonuyla gelen Sovyetler Birliği’nde baş antrenör Alexander Gomelsky, ikinciliğin kendileri için başarısızlık olduğunu açıklamıştı. Ülkede sonraları ordunun takımı CSKA Moskova’nın da başına geçecek usta antrenör bu görüşlerini dile getirirken ABD’nin Olimpiyatlara Lew Alcindor (daha sonra Kareem Abdul-Jabbar ismini alacak), Pete Maravich ve Elvin Hayes gibi kolej yıldızlarını getirmemesine güveniyor olmalıydı. Ne var ki Gomelsky’nin Sovyetler Birliği, ezeli rakibi Yugoslavya’ya yarı finalde boyun eğiyor ve ülke basketbolu Olimpiyat sahnesinde ABD ile karşılaşmak için dört yıl daha beklemek zorunda kalıyordu.
1969 yılında İtalya’da düzenlenen Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda kürsünün tepesine çıkan Gomelsky yönetimindeki Sovyetler Birliği, deneyimli antrenörün yönetiminde üst üste beşinci kez Avrupa Şampiyonluğu’nu kazanmıştı. 1972 Münih Olimpiyatları’na da takımı Gomelsky’nin götürmesine kesin gözüyle bakılırken, beklenmedik bir koç değişikliği yaşanmıştı. ABD tarafında da durum pek farklı değildi. Kadroyu Olimpiyatlara götürecek isim, ülkede ciddi bir tartışma yaratmıştı. Antrenör seçimindeki bu belirsizlik yetmezmiş gibi ABD Kolej Ligi’nin En Değerli Oyuncusu takıma katılmayacağını bildirmişti.
https://i.eurosport.com/2021/01/23/2977328.jpg
Vladimir Kondrashin Kaynak: klubfedotova.ru

Karakterler

Vladimir Kondrashin uzun yıllar Spartak Leningrad’ın koçluğunu yapmıştı ve Alexander Gomelsky ile Sovyetler Birliği Ligi’nde ciddi bir rekabet içinde bulunmuştu. 1970 yılında Torino’da düzenlenen Dünya Üniversite Yaz Oyunları’nda ABD’yi mağlup ederek şampiyon olan Sovyetler Birliği Üniversite Takımı’nın baş antrenörlüğünü yapmış ve dikkatleri üzerine çekmişti. Bu zaferden yaklaşık bir yıl sonra Sovyetler Birliği gizli servisi KGB, koç Alexander Gomelsky’nin Yahudi olduğu için İsrail’e sığınacağını gerekçe göstererek pasaportuna el koymuş ve efsane antrenör görevine devam edememişti. Yaşanan bu gelişme üzerine Üniversite Oyunları’nda başarılı olan Vladimir Kondrashin, Sovyetler Birliği A Milli Takımı’nın başına getirilmişti.
Öte yandan, ABD cephesinde de takımı Olimpiyatlara götürecek antrenör seçimi ciddi tartışmaları beraberinde getirmişti. 1964 ve 1968 Olimpiyat Oyunları’nda ülkeye altın madalya getiren ABD takımının antrenörü Henry Iba, bu Olimpiyatlar için de uygun görülen isim olmuştu. Tecrübeli koç, ABD Kolej Ligi’nde yaşarken adına ödül ithaf edilen çok saygın bir isimdi. “Henry Iba Ödülü”, 1958-1959 sezonundan bu yana halen ABD Kolej Ligi’nde Yılın En Başarılı Koçu’na veriliyor. Başarılı antrenör o dönem savunmaya önem veren, düşük tempolu bir basketbolu tercih ettiği için eleştirilmiş ve ABD’de tempolu basketbolu tercih eden başka bir koçun göreve gelmesi gerektiğini düşünen otoriteler tarafından kötü bir seçim olarak lanse edilmişti. Antrenör Seçim Komitesi’nden Bill Wall, “Savunma anlayışına, oyun bilgisine ve 40 yıllık tecrübesine güvenerek bu seçimi yaptık.” diyerek kararı savunmuştu. ABD’de koç seçiminin yanı sıra dönemin en iyilerinden olan Bill Walton’ın da Olimpiyatlara katılmayacağını açıklaması rakipleri umutlandırırken ABD’yi endişelendirmişti. UCLA takımında Walton’un baş antrenörlüğünü yapan John Wooden, “Doktorlar ona dinlenmesini tavsiye etmişti, diz sakatlığı onu rahatsız ediyordu” sözleriyle Walton’un sağlık problemlerine açıklık getirmişti. 1972 takımının önemli ismi Doug Collins yıllar sonra verdiği demeçte, “Bill denemek istemedi.” diyerek Walton’a sitemlerini sunmuştu. Ancak o dönem Bill Walton’un takıma katılmamasıyla ilgili farklı haberler degündemi meşgul etmişti. Walton’un takıma Vietnam Savaşı’nı protesto etmek amacıyla katılmadığı iddia edilmişti. UCLA’de okurken Vietnam Savaşı’na karşı yapılan gösteriler sırasında göz altına alınarak nezarete atılması bu iddiaları güçlendiriyordu. Yine başka bir söylenti ise 1970 Dünya Basketbol Şampiyonası’nda yaşadığı tatsız deneyimdi. Yıldız oyuncu bu kötü deneyimi, “Hayatımda ilk kez oyuncuların azarlanmasına, küfürlü dile ve tehdide maruz kaldım.” sözleriyle açıklamıştı. Sonraları 1974 yılında NBA draftında bir numaradan seçilen, kariyerinde iki şampiyonluk yaşayan ve NBA finallerinde En Değerli Oyuncu Ödülü’nün sahibi olan Bill Walton, 1972 Münih Olimpiyatları’nda takımda olmayacaktı.
Sovyetler Birliği ise Olimpiyatlara iki büyük kozu ile geliyordu. Sergey Belov, sadece Sovyet basketbolunun değil Avrupa basketbolunun da o dönem büyük yıldızlarından biriydi. 1967 yılından 1974’e kadar ülkesiyle üç Avrupa Şampiyonluğu ve bir Dünya Kupası zaferine ulaşmış, bu turnuvalarda takımın en büyük skor gücü olmuştu. 1991 yılında FIBA’nın düzenlediği ve tüm zamanların en iyi 50 uluslararası oyuncusunun seçildiği oylamada; Drazen Petrovic, Aryvdas Sabonis, Toni Kukoc gibi isimleri geride bırakarak birinciliği kazanmıştı. Sergei Belov dışında takımın bir diğer önemli ismi de koç Vladimir Kondrashin’in keşfi Alexander Belov olacaktı. Babasının karşı çıkmasına rağmen annesinin ısrarlı tutumuyla basketbolcu olan Alexander, bu hikâyenin baş kahramanlarından biri olacağından habersiz oyunlara gelmişti. Soy isimleri aynı olmasına rağmen aralarında akrabalık ilişkisi bulunmayan ikili, Sovyetler Birliği’nin oynayacağı sıra dışı finalin unutulmaz oyuncuları olacaktı.
Final maçından bir kare.Doug Collins (solda), Sergei Belov (sağda)
En değerli oyuncusunun eksikliği ve tartışmalı koç seçimine rağmen ABD, 1972 Münih Olimpiyatları’nda yine de otoritelerin bir numaralı favorisiydi. Öte yandan yetenekli kadrosuna genç oyuncuları entegre eden Vladimir Kondrashin yönetimindeki Sovyetler Birliği de finalin en büyük adayıydı. Artık ışıklar kapanıyor ve film başlıyordu.

Birinci sahne

1972 Münih Olimpiyatları’nda basketbol grup maçları açılış töreninden iki gün sonra başlamıştı. Bir hafta süren grup maçlarında tahmin edildiği gibi ABD ve Sovyetler Birliği yenilgisiz olarak gruplarını lider bitirmişti. İki ülke, 6 Eylül’de başlayacak yarı final maçlarını beklerken 4 Eylül’ü 5 Eylül’e bağlayan gece Münih’te yaşananlar tüm dünyayı şoke etmişti. Tarihe “Münih Katliamı” olarak geçen olayda, Kara Eylül isimli silahlı örgüt, İsrailli sporcu ve antrenörleri rehin almak amacıyla kaldıkları apartmana girmişti. İlk arbedede İsrailli bir antrenör ve sporcu hayatını kaybetmiş, örgüt üyeleri 7 sporcu ve 2 antrenörü rehin almıştı. Tırmanan olaylar, örgüt mensuplarının tüm rehineleri öldürmesiyle büyük bir trajediye dönüşmüştü. Facianın hemen sonrasında Olimpiyat Bayrağı yarıya indirilmiş ve oyunlara bir gün ara verilmişti. İsrail’in, Münih Olimpiyat Oyunları’nın bitirilmesine yönelik isteği Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından reddedilmişti.
Bir gün ara verilen Oyunlar, Olimpiyat müsabakalarının gün ve saatlerinde de bir dizi değişiklik anlamına gelmişti. 7 Eylül’de oynanan yarı finallerde ABD, İtalya’yı 30 sayı farkla yenmiş. Sovyetler Birliği ise Küba’yı zorlanmasına rağmen 67-61 mağlup etmişti. Artık beklenen finalin adı resmi olarak konmuştu.
Şu sıralar Bayern Münih’in kullandığı yeni adıyla Audi Dome, o dönemki ismiyle Rudi-Sedlmayer Halle’yi dolduran coşkulu kalabalık basketbolun iki dev ekolünün çarpışmasını büyük bir heyecanla takip ediyordu. Sovyetler Birliği maçın başından itibaren bilindik sert savunmasını yapıyor, hücumda ise doğru şutu bulana kadar sabırla topu dolaştırıyordu. ABD ise atletik oyunculara sahipti ancak onlar da tempo yapmak yerine koç Henry Iba’nın prensiplerine uygun olarak erken şuttan kaçınan “muhafazakâr” bir oyun planı uyguluyordu. O dönemlerde, üçlük çizgisi henüz kullanılmadığı için uzak mesafeli şutlar tercih edilmiyordu. Bu da hücumda spacing sorunu yaratıp savunmaların gömülü olarak rahatça yerleşmelerine fırsat tanıyordu. Pek çok maçın ağır tempoda oynandığı ve düşük skorlarla bittiği yıllardı. Bu geleneğe ABD-Sovyetler Birliği finali de ayak uydurmuştu. İlk yarıda herkesi şaşırtan şekilde Sovyetler Birliği bir ara farkı 10 sayıya çıkarmış ancak ABD’nin direnciyle ilk yarı 26-21 Sovyetler lehine tamamlanmıştı. Takımı hücumda sürükleyen isimse, meşhur dripling üstü orta mesafe şutlarıyla 12 sayı bulan Sergei Belov’du.
İkinci yarının ilk dakikalarında Sovyetler Birliği farkı korumuş hatta devrenin ortalarına doğru bir ara farkı ilk yarıda olduğu gibi 10 sayıya çıkarmıştı. Dostane bir havada geçen ilk yarı, ikinci yarının ortasında yerini gergin bir atmosfere bırakmıştı. Ribaund mücadelesinde, Dwight Jones ve Mikheil Korkia arasında artan tansiyon hakem tarafından iki oyuncunun diskalifiye edilmesiyle sonuçlandırılmıştı. Bu kararın devamında yapılan hava atışında bu kez Jim Brewer kafasına aldığı darbeyle yerde kalmış ve yapılan tedaviyle oyuna güçlükle devam edebilmişti. Maçın sonu yaklaşırken ABD için tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Artık ikili sıkıştırma ve tam saha baskı dışında bir çaresi kalmamıştı ABD’nin. Bunu uygulamaya koyan takım, Kevin Joyce’un oyuna girmesiyle hücumda üretkenliğini artırmış ve topa baskıyla farkı son 40 saniyeye girerken bir sayıya kadar düşürmüştü. Sovyetler Birliği son hücumunda, süreyi sonuna kadar kullanmak istemiş ancak Alexander Belov’un kaybettiği topu kapan Doug Collins boş bir turnikeye giderken sert bir faulle durdurulmuştu. Collins acı içinde yerdeyken ABD’de gözler faulleri kimin atacağına çevrilmişti. Henry Iba ise tereddüt etmeden, “Doug yürüyebiliyorsa atışları kullanacak.” diyerek tartışmaya noktayı koymuştu. Doug Collins yaşadığı acı yüzünden okunur halde çizgiye geldiğinde, basketbol tarihinin belki de en tartışmalı üç saniyesinin başlayacağından kimsenin haberi yoktu. Filmin en unutulmaz sahnesi yeni başlıyordu.

İkinci sahne

Doug Collins ilk atışını sayıya çevirmişti. Artık maçın en azından uzatmaya gideceği kesinleşmişti. İkinci atış için topu eline aldığında, molayı işaret ettiği düşünülen bir korna sesi duyulmuştu ancak hakemler bu sesi dikkate almayıp atışın yapılmasına izin vermişlerdi. Bu atışı da sayıya çeviren Doug Collins, ABD’yi maçın başından bu yana ilk kez öne geçirmişti. Sovyetler Birliği, kalan üç saniye için topu kenardan oyuna sokmuş fakat hakemler süre tamamlanmadan masadan gelen uyarıyla oyunu durdurmuştu. Vladimir Kondrashin‘in Asistan Koçu Sergei Bashkin öfkeyle hakem masasına koşmuş ve molalarının verilmediğine dair serzenişte bulunmuştu. O zamanki kurallar gereği molalar ancak ilk ya da ikinci serbest atıştan önce alınabiliyordu. Bashkin mola istediklerini ancak hakem masasının molalarını vermediğini iddia etmişti. Hakemler kısa bir kargaşa sonrası molanın verilmeyip, oyunun durdurdukları yerden yeniden başlamasına karar vermişti. Bu süre bir saniye olarak kararlaştırılmış ve oynatılmış ancak skorborda absürd bir şekilde 50 saniye olarak yansımıştı. Tekrar başlayan oyunda Sovyetler Birliği yine sayı bulamamış, ABD’li oyuncular ve teknik heyet ise sarmaş dolaş şampiyonluğu kutlamaya başlamıştı. Öyle ki, ABC adına maçı anlatan Frank Gifford, “ABD beklenmedik bir geri dönüş yaptı ve maçı kazandı.” diyerek izleyicilere ABD’nin şampiyonluğunu aktarmıştı.
https://i.eurosport.com/2021/01/23/2977348.jpg
ABD’li basketbolcular maçın tamamlandığını düşünerek şampiyonluğu kutluyor.
Herkes maçın bittiğinden emin gibiydi. Bir kişi dışında… FIBA Genel Sekreteri Renato William Jones, yetkisi olmamasına rağmen hakem masasına gelmiş, Sovyetler Birliği’nin serbest atışlar esnasından mola istediği halde molasının verilmediği ve bu nedenle sürenin üç saniyeye çekilmesi gerektiğini bildirmişti. Masa hakemleri bu karara uymuştu. ABD’li oyuncular ne olduğunu anlamadıkları bir şekilde kendilerini yeniden parkede bulmuşlar ve üçüncü kez savunmaya yerleşmişlerdi. Topu kendi pota altından çıkaran Ivan Edeshko, rakip pota altına kadar süzülen pası Alexander Belov’a doğru gönderdiğinde, herhâlde pek az kişi iki ABD’li arasında Sovyet pivotun bu pası alarak baskete çevireceğine inanmıştı. Dev pivot topu kontrol ettiğinde iki ABD’li oyuncu dengesini kaybetmişti. Çok rahat bir basket bulan Belov, Sovyetler Birliği’ne basketbolda ilk Olimpiyat altın madalyasını kazandırmıştı. ABD takımının oyuncularından Mike Bantom yıllar sonra, “Hakemlerin bu şansı verdiklerine inanamadık, maçın son üç saniyesi onlar kazanana kadar tekrar edilecek gibiydi.” sözleriyle yaşadıkları hayal kırıklığını anlatmıştı. Maç sonunda ABD heyeti, son üç saniyede yaşanan bu olaylar nedeniyle FIBA jurisine başvuru yapmıştı. Tüm gece yarısı oyuncular, teknik heyet ve taraftarlar salonda FIBA’nın kararını beklemişti. Beş kişiden oluşan FIBA heyetinin üç üyesi Doğu Bloku ülkelerinden, iki üyesi ise Batı Bloku ülkelerindendi. FIBA’nın sabah saatlerinde açıkladığı kararı Vladimir Kondrashov oyuncularına şu sözlerle aktarmıştı,
Pekala çocuklar, bir maç daha olacak ama 1976 Olimpiyat Oyunları’nda. Biralar nerede?
FIBA, ABD heyetinin itirazını üçe karşı iki oyla reddetmiş ve Sovyetler Birliği’nin zaferi resmileşmişti. Aradan geçen neredeyse yarım asırlık süreye rağmen ABD’li oyuncuların maçtaki kararlara tepkisi devam ederken, Sovyetler Birliği tarafı ise emeklerine saygı duyulmasını talep ediyor.
https://i.eurosport.com/2021/01/23/2977345.jpg
1972 Münih Olimpiyatları Basketbol Madalya Töreni

Son Sahne

Basketbolun Olimpik yolculuğunun resmi olarak başladığı 1936 Berlin Olimpiyatları’ndan bu yana oynadığı 63 maçın tamamını kazanmıştı ABD. 64.maçta ise tartışmalı bir kararla ilk mağlubiyetini almıştı. FIBA jurisinin Sovyetler Birliği’nin zaferini resmileştirmesi sonrası, ABD basketbol takımı madalya seremonisine katılmayı reddetmiş ve gümüş madalyalarını almamıştı. Aradan geçen onca yıldan sonra takımın oyuncularından Mike Bantom, “Yenilseydik, bugün gümüş madalyamı gururla taşırdım. Ama biz yenilmedik, aldatıldık ” sözleriyle hissettiklerini dile getirmişti. Kazananlar da kendilerine saygı duyulmadığı için üzgün ve sitemkâr görünüyordu. Maçı kazandıran basketin asistini yapan Ivan Edeshko, “Bu, benim tek Olimpiyat altın madalyam ve birilerinin hak etmediğimi düşünmesi üzüntü verici. ABD’li oyuncular bize saygı duymalı, bu zaferi hakkımızla kazandık” demişti. ABD takımına ait olan gümüş madalyalar, halen Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin Lozan’da bulunan merkezindeki bir depoda tutuluyor. Üç saniye içinde kendini Olimpiyat şampiyonu sanıp daha sonra ikincilikle yetinen ABD’de, 1972 kadrosunun önemli isimlerinden Doug Collins’in sözleri ise o gün maçı takip eden tüm ABD’lilerin hissettiklerini özetliyordu.
Orada yaşadıklarım Chicago’daki Sears kulesinin tepesinde zaferi kutlarken, fırlatılıp 100 kat yükseklikten yere düşmek gibiydi...
Pek çok duygu değişimini barındıran, yıllar sonra bile oyuncular üzerinde etkisini yitirmemiş sıra dışı bir maçtı ABD ve Sovyetler Birliği’ni karşılaştıran bu mücadele. Bir kez daha tekrarlanması mümkün olmayan, Soğuk Savaş’ın gövde gösterisine dönüştürdüğü bu rekabetin 1972’deki yoğunluğu nesiller boyu yaşayacak. Bugün, yarın ve daima o atmosferi soluyanların anılarıyla…
Yazı: Anıl Kantemir
Kapak görseli: US Presswire
Basketbol
Vanessa Bryant’tan Yürek Burkan İstek
DÜN - 05:20
Basketbol
Chris Paul tarihe geçti
23/10/2021 - 15:53