Basketbol kabaca şöyle tanımlanabilir aslında: Sahada iki ayrı takımı temsil eden beşerden 10 oyuncunun, belirli çizgi, zaman ve hareket kurallarına uyarak, filenin takılı olduğu, dikdörtgen biçiminde bir nesnenin orta kısmının altına tutturulan çembere ellerindeki siyah çizgili topu atmak için uğraştıkları spor dalı, sepet topu.

Derine inmeye başladığımızda önce çizgi, zaman ve hareket kuralları açılır. 24 saniye, üç saniye, sekiz saniye, beş saniye, altı saniye, steps, birlik, ikilik, üçlük, basket faul gibi terimler gelir karşımıza. Sonrasında her iki takımın sınırsız değişiklik hakkıyla kenardan (bench) yedişer oyuncuyu sahadaki beş oyuncuyla değiştirebildiğini, antrenörlerin belirli sayılarda mola alarak oyuna müdahale edebildiklerini öğreniriz.

Basketbol
Karmaşıklıktaki zarafet
2 SAAT ÖNCE

Üçüncü aşamaya doğru geçerken tonlarca çizgi, rakam ve birtakım İngilizce terimler çıkar karşımıza. Yani topu çemberden geçirmeyi ve rakibin topu çemberden geçirmemesi için “set” adını alan taktikler üretilir. Perdeleme yapma, arka koridoru koşma, geçiş hücumunda 3’e bir yerleşimi benimseme, 2-3 alan savunmasında ribaund açığını kapatmak için rotasyon yapma… Bu liste uzar da gider anlayacağınız.

Ön büro yönetimi dediğimiz ve genel menajer, yardımcı genel menajer, şube sorumlusu gibi birimlerden oluşan kademe ise birçok insanın aklına en son gelen şeylerden biridir basketbola dair. Ne de olsa amaç, topu potadan geçirmek ve rakibin topu potadan geçirmesini engellemektir. Ama gelin görün ki bir basketbol takımının ön büro yönetimi ne kadar kuvvetliyse kazandığı başarılar da o kadar fazla oluyor.

Bu sadece NBA için geçerli değil; Avrupa’daki kalburüstü takımlardan gençlik akademilerine kadar her yerde işler böyle. Zira bir genel menajer, yapacağı bir hamleyle takımın tüm kimliğini baştan aşağıya değiştirebilir. Bir takımı EuroLeague şampiyonu yapabilir veya bir takımı sekizinci ligden ikinci, birinci liglere kadar çıkartabilir. İşte Maurizio Gherardini, bir genel menajerin basketbolun neden en önemli parçalarından biri olduğunu kanıtlayan genel menajerlerden biri. Zira GM olarak çıktığı 2500 maçı geçen serüveninde Kanada’dan Türkiye’ye kadar birçok yerde birçok başarı kazanırken kariyerinin ilk yıllarında doğduğu şehrin takımını da yükseltmeyi başardı. Şimdi gelin biraz uzayan bu giriş sonrasında Ghearardini’nin ilginç hikâyesinde bir yolculuğa çıkalım.

Nasılsınız?

İyi diyebilirim ama biraz heyecanlıyım, düşünceliyim. Yarın (röportaj Çarşamba günü yapıldı) Anadolu Efes’e karşı kritik bir sınav vereceğiz. Sezona iyi başladık ama bildiğin gibi, bir takımın uzun vadede başarılı olması için kısa vadedeki tüm engelleri iyi ve istikrarlı sonuçlarla dönmesi gerekiyor. Bu hedefimiz doğrultusunda yarın kazanıp sağlam bir başlangıç yapmak istiyoruz. Yani, evet, kişisel olarak iyiyim ama basketbol kimliğimde büyük bir heyecan taşıyorum.

Koronavirüsün ilk dönemlerinde yani Mart, Nisan, Mayıs civarlarında neler yaptınız?

Bak, öncelikle şunu söylemeliyim, insanların hayatlarını kaybetmesi, ailelerin büyük maddi zorluklar yaşaması, hastanelerde binlerce hastanın olması elbette beni de kötü etkiledi ama karantina döneminde hayatımda asla hissetmediğim duygular hissettim. İtalya’da, Trevisio’da annemler, kardeşlerim, kısacası tüm aile üyelerimle birlikte zaman geçirdim. Bu benim için eşsiz bir zamandı, eşsiz bir periyottu. Çünkü 1970’ten beri basketbolun içindeyim. İtalya’da çalıştığım dönemde bile aileme zaman ayırma konusunda zorluk çekiyordum. Sonrasında Toronto, Oklahoma ve şimdi de İstanbul gibi yeni şehirlere, ülkelere gittiğim için ailemden çok ama çok uzakta kaldım. 30-40 yıl boyunca onlarla bu kadar uzun süre ve samimi bir şekilde yüz yüze görüşüp zaman geçiremiyordum. Ayrıca günün sonunda ailemize küçük bir üye katıldı, dede oldum. Eh, 65 yaşımda olduğumu hatırladım yeniden.

Ne mutlu size… İşe basketbol tarafından bakalım bir de. EuroLeague’in iptal kararının uzun vadeli etkileri nasıl olacak sizce? Çünkü NBA’de 2020-2021 serbest oyuncu piyasası eğer lokavt olmazsa Ocak, Şubat, Mart civarında gerçekleşecek. Yani Avrupa sezonunun tam da ortasında.

Şu anda tüm resim değişmiş durumda. En ince detaylardan bariz gerçeklere kadar birçok şey gerçek anlamıyla değişti. Buradaki en kritik kısım şu, işler sadece EuroLeague, EuroCup, Şampiyonlar Ligi takımları için değil; NBA için de çok değişecek. Çünkü şu anda Avrupa’da maaşını net olarak alan, fanusa girmeden ailesiyle zaman geçirip maçlara çıkan süper yıldızları lokavt, protesto ve koronavirüs gibi etkenlerin olduğu ama ihtişamını daima koruyan bir lige çekmeye çalışacaklar. Bence geçtiğimiz sezonun iptal edilmesi sağlık açısından doğruydu ama o dönemde oyuncu kontratlarında bazı düzenlemeler yapılabilirdi. Özellikle de NBA’e çıkış opsiyonları konusunda ama bunlar geçmişte kaldı, şu anda önümüzdekilere odaklanacağız. Final Four, playoff için en kritik sınavları verirken NBA’den Avrupa’ya gelebilecek olan oyuncuları listeleyip onların karakterlerine, takıma verebilecekleri katkılara detaylı bir şekilde göz atacağız. Daha sezonu bitirmeden ilerideki sezonlar için planlama yapmadan direkt olarak adımlar atacağız. Bu, hayatımızda ilk kez yaşayacağımız bir tecrübe olacak ve muhtemelen çok zorlanacağız. Çünkü NBA’den bir oyuncuyu lokavt olmadığı takdirde Avrupa’ya getirmek zor olacaktır. Aynı şey biraz önce dediğim gibi, NBA için de geçerli. Fakat bildiğin gibi oradaki ekonomik kriterler ile buradaki ekonomik kriterler arasında en az dört seviye fark var. Dengeyi sağlamak gerekecek ve muhtemelen bazı sürprizlerle karşılaşacağız.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(1654x404:1656x402)/origin-imgresizer.eurosport.com/2017/07/06/2122237.jpg

Avrupa/NBA dengesi demişken, eğer siz 2020 NBA Draftı’na katılan bir Avrupalı basketbol oyuncusu olsaydınız şu anda en çok odaklanacağınız şey ne olurdu?

Draft konusundaki belirsizlikler çok daha kritik durumda. Çünkü Kasım ortasında draft edilip muhtemelen 60 gün takımla ciddi antrenmanlar yapamadan, Yaz Ligi gibi organizasyonlara çıkamadan geldiğiniz yerden bambaşka bir felsefeye sahip olan arenada oynayacaksınız. Ve unutmayın ki 19-20 yaşındasınız. Yani öncelikle mental olarak sağlam kalmak önemli olacak, ben buna odaklanırdım. Öte yandan eğer orta sıralardan seçileceği düşünülen bir oyuncunun şu anda ciddi anlamda sıkıntılı bir karar verme süreci yaşadığını tahmin edebiliyorum. Onlar kafalarını biraz daha kaşımak zorundalar. Çünkü menajerleri onlara %100 bir Avrupa teklifini masaya koydular. Masanın diğer ucunda ise orta sıralardan seçilip G League gibi bir opsiyona gönderilme ihtimaliniz var. Eğer ben, üst sıralardan seçilme potansiyeline sahip olmayan bir prospect isem draft’tan çekilirdim. Çünkü Avrupa’da her anlamda daha iyi gelişip bir yıl sonra NBA’e gitmek fena bir opsiyon olmazdı. İşin NCAA boyutunda da biraz farklılıklar yaşanıyor. Orada doğal olarak çok daha fazla oyuncu bu konuyu düşünüyorlar. Ve eminim ki birçoğunun kafasında NBA’e gitmeden Avrupa’ya gelme düşüncesi bulunuyor. İşte bu ciddi anlamda bir felsefe değişimi yaratabilir iki kıta arasındaki basketbolda.

Hikâyenize odaklanalım şimdi de. 1955’te İtalya’nın deniz kenarı kasabalarından olan Forli’de dünyaya geldiniz. Çocukluğunuz nasıl geçiyordu?

(Bir süre bekliyor.)

Normaldi, çok normaldi. Bu söyleyeceğim roket bilimi değil ama gerçek, benim dönemlerimde senin şu anda kullandığın teknolojik aletler yoktu. Konfor alanımızı korurken iş yapmamız imkânsızdı. Fakat bizim de birçok avantajlı yönümüz vardı. Mesela arkadaşlık bağlarımız çok daha samimiydi, güçlüydü. Doğrusunu söylemem gerekirse çok fazla arkadaşım yoktu ama az ve sıkı dostlarım vardı. Bunun dışında ailemle mükemmel bir çocukluk geçiriyordum. Annem, babam, ben, kız kardeşim ve erkek kardeşim. Bu beşli, hayatın her alanına tutunup mutlu olmayı başarıyorlardı. Şu anda geçmişe dönüp baktığımda ne kadar şanslı olduğumu anlıyorum… Annem bir ev hanımıyken babam, fabrikada çalışan biriydi.Onların emeklerini, hayata besledikleri tutkuyu anlayabildiğim yaşlarda derslere çok fazla çalışmaya başladım. Çok çalışkan ve doğal olarak da başarılı bir öğrenciydim. Ama sadece ders çalışmaya odaklanan biri değildim kesinlikle. Motorsporları, özellikle de motorsiklet yarışları başta olmak üzere tüm spor dallarına ilgim vardı. Buna mükemmel bir örnek vermem gerekirse, babamla İtalya’daki Imola ve Monza pistlerindeki tüm yarışlara gidiyorduk. Ayrıca bazı yarışlar için Avrupa’ya da seyahat etmiştik. Babam bu konuda bir “çılgın”dı. Motorsporlarına büyük bir tutku besliyordu, bu tutkusu bana da geçti. Günün sonunda basketbol daima kalbimdeydi ama bir süreye kadar onu tüm hayatımı kapsayacak bir işe dönüştüreceğimi bilmiyordum.

Valentino Rossi’nin tüm kariyerini takip ettiniz o zaman büyük bir ihtimalle.

Evet ve şöyle açıklayayım. Rossi daha bisiklet boyutlarındaki araçlarla antrenmanlar yapıyorken onu amatör pistlerde izliyorduk. Onun gelişimini, yükselişini çok uzun yıllardır takip ediyorum yani. Öte yandan Ducati’nin yetenekli sürücüsü Andrea Dovizioso’yu da çok yakından takip ettim. Hatta her yarış öncesinde ve yarış sonrasında onunla WhatsApp üzerinden mesajlaşıyoruz. Onun evi, Imola’ya sadece 14 dakika uzaklıkta. Yani tonlarca antrenman yapıp gelişmesi pek de şaşırtıcı değil. Tabii bunun için disipline sahip olması etkileyici.

Peki Formula 1?

Doğal olarak Ferrarı için taraftarlık yapan bir İtalyan vatandaşıyım. Fakat şu sıralar pek iyi gitmediğimiz aşikâr. Charles Leclerc biz basketbolseverlerin çok kullandığı franchise sporcusu terimini Ferrari için karşılayan biri. Fakat Monza’da işler pek de iyi gitmiyor bu gerçek. Aslında bu değişim şaşırtıcı değil, yani düşüş. Çünkü günümüzde sürücünün araca yaptığı etki geçmişe göre azalmış durumda. Yani sizin elinizde ne kadar iyi mekaniker varsa, ne kadar yatırım yapıp teknoloji elde edebiliyorsanız o kadar başarılı oluyorsunuz. Bu, Ferrari’nin kültürüne birazcık ters.

Başarılı bir öğrenciydiniz ve motorsporlarına aşıktınız ama basketbol da kalbinizdeydi daima. Peki basketbolla nasıl tanıştınız? Hikâyeniz nasıl başladı?

(Gülerek) Bak, yaşlı biri gibi sürekli aynı şeyleri söylemek istemiyorum ama o yıllarda imkânlarımız çok kısıtlıydı. Yani NBA’de oynanan bir basketbol maçını izlemek mucize sayılırdı neredeyse. 13-14 yaşlarımdayken basketbola olan ilgim arttı, çünkü arkadaşlarımla bu sporu yaparak zaman geçiriyorduk. Sonrasında akademik anlamda Amerika Birleşik Devletleri’ne gittiğimde bu sporun aslında ne kadar büyük, görkemli bir organizasyon olduğunu anladım. Yalan söylemeyeceğim, oradayken basketbola tüm kalbimle aşık oldum. İşin tamamını öğrenmeye başladım ve sonrası tamamen daima hazır olmaya bağlı.

Daima hazır olmak derken neyi kastettiniz?

1960’lar 1970’ler gençler için ilginç zamanlardı. Teknolojiyi, sporu ve ekonomiyi anlamamız için kendimizi eğitmemiz gerekiyordu. Geleceğin teknolojisini yaratmalıydık yani. O yıllarda bunu fark ettiğim için derslerime çok çalışıyordum ve başarılı bir öğrenciydim. Bir bankada çalışıyordum ve bankacılıkta mükemmel bir kariyerin beni beklediği ortadaydı. Ama aynı zamanda genel sekreterlik yapıyordum, kitap çeviriyordum, bir gazetede yazarlık yaparken televizyon programlarında görev alıyordum ayrıca ayakkabıcılıkla ilgili de bir işim vardı. Yani hayatın bana sunacağı olumlu/olumsuz sürprizlere karşı daima hazırdım. Bunu sadece parasal açıdan söylemiyorum; işiniz, huzurunuzun en temel kaynağıdır. Tüm bu işlerle uğraşırken doğduğum ve yaşadığım şehir olan Forli’nin basketbol takımı Libertas Pallacanestro Forlì’nin oyuncu seçmelerine girdim. Beni takıma aldılar ve bir süre basketbol oynadım. Fakat beni takıma almalarındaki asıl neden basketbolcu olarak yetenekli olmam değildi; tam tersi basketbol oyuncusu olarak geçirdiğim dönemler bu spordaki en berbat yıllarım, oynamayı ve şut atmayı seviyordum ama, her neyse… Beni takıma seçmelerindeki asıl neden ABD’den oyuncu getirecek birini arıyor olmalarıydı. Benim oradaki insanlarla bağlantım vardı. İngilizcem iyiydi ve alt ligde olan takıma düşük maaşla çok katkı verebilecek oyuncular aramaya başladım. 24-25 yaşıma geldiğimde resmî olarak Forli’nin genel menajeriydim. Ama aynı zamanda bankacılığa devam ediyordum. Çünkü masada bankacılık açısından çok çok parlak bir gelecek vardı benim için. 11 yıl boyunca hem genel menajerlik hem de bankacılık yaptım. Forli bu dönemde en üst lige çıktı ve doğal olarak dikkat çekiyorduk. 1992’de Bay Benetton’dan bir teklif aldım. Bana Benetton Trevisio’da genel menajer olmamı teklif ediyordu. İlk başta ne diyeceğimi bilemedim. Çünkü hayatım o dönemlerde sadece basketbol üzerine kurulu değildi. Eğer bu teklifi kabul edersem çok fazla şeyi riske atabilirdim. Ama öte yandan basketbolu gerçekten seviyordum. Ailemle konuştum, onlara durumu anlattım. Ne karar verirsem arkamda duracaklarını söylediler. Biraz düşündüm ve kendimi bu mücadeleye girmek için hazır hissediyordum. 1992’de Trevisio’da GM olarak işe başlayacağımı arkadaşlarıma söylediğimde bazıları bana hata yaptığımı söylediler. Bankacı olarak daha fazla para kazanabileceğimi, daha başarılı olabileceğimi söylediler. Fakat içimdeki tutku, basketbol tutkusu ve bunun için gireceğim mücadeleye hazır olmam tüm bu şeyleri kafamdan sildi. Risk alacaktım ama bu risk için hazırdım. Sonrasını biliyorsun. Benetton ve takım olarak kazandığımız başarılar, inşa ettiğimiz NBA modeli… O hamleyi yaptığım için mutluyum.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(1306x519:1308x517)/origin-imgresizer.eurosport.com/2020/10/12/2912852.jpg

Benetton’da genel menajer olup işler ciddileştiğinde kafanızdan asla silmediğiniz notlar nelerdi?

Birinci not çok basit, verimli ama gerçekleştirmesi zor. Aldığın tüm kararlar gün sona erdiğinde çalıştığın basketbol takımının hem kısa hem de uzun vadeli planlarına olumlu etkiler yapsın. Bunun için basketbol dışı şeylere de odaklanmak gerekiyor. Ekonomiyi, dünyada para akışının nereye doğru gideceğini iyi analiz etmeniz lazım. İnsan psikolojisi üzerinde çalışmanız lazım. Çünkü takıma dahil edeceğiniz oyuncunun zihniyetini anlayıp o hata yaptığında vereceğiniz reaksiyonun dozajını ayarlamanız lazım. Seyahat yollarından beslenmeye kadar çok fazla şeye dair vizyon oluşturmanız lazım. Tabii işin büyük bir kısmı basketbolla ilgili. O dönemlerde oyuncu izleme, oyuncu takip etme günümüzdeki kadar yaygın değildi. Bu benim için bir şanstı. Çünkü düşük maliyetlerle yüksek katkı verebilecek genç, dinamik, geleceği olan basketbol oyuncularını izlemeyi seviyordum. Onlara dair doğru fikirler üretip felsefemize nasıl çekeceğimizi biliyordum. Az bütçeyle savaşmam lazımdı yani. Fakat günün sonunda o yıllarda yaptığım her şeyin bana artı olarak döndüğünü görüyorum. Yani demek istediğim, kötü şeyler yaşadığınızı düşünüyorsanız ileride bu şeylerin size olumlu olarak döneceğini unutmayın. Savaşmaya devam edin. Son ve en kritik not, alacağın küçük bir karar herhangi bir basketbol takımını batırabilir veya zirveye çıkarabilir. Bunu unutma.

Masai Ujiri’nin 2000’lerin başında depresyona girdiği, basketboldan uzaklaştığı fakat hemen sonrasında mükemmel fikirlerle insanları büyülediği ve günümüzdeki kişiliğini kazandığı söylenir. Sizin bu tarz bir dönüm noktanız var mıydı?

Forli’den Trevisio’ya, İtalya’dan Toronto’ya, Toronto’da Oklahoma’ya ve oradan da İstanbul’a gelirken kafamdaki üç şey bir konuda karar vermemi kolaylaştırıyordu: Hazır mıyım? Bu mücadelede neler yapabilirim? Günün sonunda takımıma olumlu katkılar yapabilir miyim? Demek istediğim, tam bir dönüm noktam olmadı ama uzun yıllardır içerisinde olduğum bu organizasyonda yıllar içerisinde dönüm noktalarımı oluşturmak için bazı şeyler belirledim. Aldığım tüm kararları bu şeylere uyarak aldım. Mesela Forli’de genel menajerliğe hazır mıydım? Evet. O mücadelede yapmamız gereken şey takımı üst lige çıkarmaktı. Ve bunu yaptık. Bir asır sonra Fenerbahçe’deki mücadeleye hazır mıydım? Evet. Bu mücadelede yapmamız gereken şey takıma EuroLeague şampiyonluğu getirmekti. Aradaki süreçte Toronto’daki mücadeleye hazır mıydım? Evet. O mücadelede yapmamız gereken şey takıma bir başarı kazandırmaktı ve bunu yaptık, Atlantik Konferansı’nı şampiyon tamamladık. Eğer mücadeleden zevk almayacaksam, tutkum olmayacaksa, yedi gün 24 saat çalışamayacaksam tamam, bu iş için hazır değilim. Yani her hazır olma durumu, mücadele süreci benim için birer dönüm noktası oldu. Bizim için mola yok. Biz daima çalışan, gelişen, daima hazır olması gereken ve tutkularını korumak zorunda olan insanlarız.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(1369x428:1371x426)/origin-imgresizer.eurosport.com/2014/05/19/1240221.jpg

Son olarak Masai’ye bir parantez açmak istiyorum bu soruda. Ujiri 20 yıl önce İtalya’ya bir basketbol kampına geldiğinde onu kimse tanımıyordu. Adını hiç kimse bilmiyordu. Onunla orada tanıştım ama açıkçası sonraki birkaç yıl içinde çok fazla konuşmadık. Tabii Raptors’ta beraberdik fakat işin garip kısmı şu. 20 yıl önce bu adamın ismini kimse bilmiyordu fakat şu anda dünyanın muhtemelen en başarılı genel menajeri. Masai Ujiri; tutku, hazır olma, çalışma kavramlarının genel menajerlikteki en iyi karşılığı.

2003 yılında Charlotte Bobcats’ten genel menajerlik teklifi aldınız fakat o işi Bernie Bickerstaff almıştı. O dönemde neler hissediyordunuz?

Eğer tek kelimeyle bir cevap verecek olsam bu kelime eşsiz olurdu. Benetton’da iyi şeyler yapıyorduk, bu bir gerçek ama NBA’e gidip yeni bir mücadeleye atılmak eşsiz olurdu. Bobcats’tekilerle konuştuğumda genel menajerlik koltuğu için ben ve Bickerstaff’in son iki aday olduğumuzu öğrendim. Görüşme öncesinde inanılmaz heyecanlıydım. Bir NBA takımında çalışması için adı geçen ilk uluslararası basketbol insanıydım ve bu mücadeleye girmeyi çok istiyordum. O sırada Bickerstaff’la bir konuşmamız oldu. Bana kendisinden daha iyi olduğumu ve işi %100 alacağımı söyledi. Fakat işin ona gideceğini hissediyordum, çünkü teklifin bana geliş süreci biraz gecikmişti. Son şans gibi bir şeydi yani. Dediğim gibi, hayatımdaki tüm olaylardan ders çıkarıp 50-60 yaşında olsam bile gelişmeye çalışan bir insanım. O yıl işi alamadığımda görüşmelerin nasıl geçtiğini, insanlarla nasıl konuşmam gerektiğini öğrendim. Ve en önemlisi bir gün NBA’e gerçekten de gidebileceğimi, oradaki mücadeleye girme şansımın olduğunu anladım. Sonraki süreçte iş bana geldiğinde %100 hazır olmak için daha fazla çalışmaya başladım.

Üç yıl sonrasında Toronto Raptors’la anlaştınız. Peki bu süreç nasıl gelişti?

Her şey bir gecede bitti. Şaka yapmıyorum, her şey bir gecede tamamlandı. Tabii o geceye kadar birtakım gelişmeler oldu. Trevisio benim evim gibiydi, hatta evimdi. Mükemmel bir organizasyonda çalışıyordum. Taraftarlarla aramız iyiydi. Benetton ailesiyle ilişkimiz mükemmeldi. Harika bir salonumuz, geleceği çok parlak olan genç takımlarımız ve başarılı bir A takımımız vardı. Tam anlamıyla cennetteydim. Fakat biraz önce konuştuğumuz şeye geri dönecek olursak, mücadele istiyordum ve bu mücadele için hazırdım. İş teklifine evet demeden birkaç gün önce Bryan Colangelo beni aradı. Toronto’dakilerin beni takıma istediğini ama son durumun belli olmadığını söyledi. Durumu Bay Benetton’a anlattım. Onunla her şeyi konuşabiliyordum çünkü o, sadece bir takım sahibi değildi; bir dost, bir mentordu. Bana, “Sen mücadele için yaşayan birisin. Eğer mücadele olmazsa yeteneklerini kaybedersin. Kendini hazır hissediyorsan bu şansı kullanmalısın” dedi. Ondan aldığım tavsiye sonrasında gerçekten de teklif alırsam ne cevap vereceğimi düşünüyordum. Bir gece telefonum çaldı, Bryan Colangelo’dan teklif aldım. Benden bir cevap istiyordu. Düşünmedim. Bir saniye bile düşünmedim ve evet yanıtını erdim. Ah, kabul ettim ama gece yarısında aileme nasıl, “Hey, hadi şimdi Toronto’ya yaşamaya gidiyoruz!” diyeceğimi bilmiyordum. (Gülerek.) Dürüst olacağım, onları duruma alıştırmak Raptors’a evet dememden daha zorlu bir süreçti…

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(1637x694:1639x692)/origin-imgresizer.eurosport.com/2020/10/12/2912850.jpg

O dönemlere doğru Raptors, Vince Carter ayrıldıktan sonra biraz zorlanmış fakat Chris Bosh’ın draft edilmesiyle yükselişe geçmişti. Sizin de belirttiğiniz gibi 2006-2007’de Atlantik Konferansı bile kazanıldı. İlk izlenimleriniz nelerdi? İlk hamleleriniz hangi plan çerçevesinde yaptınız?

Dediğin gibi, takım biraz düşüşteydi ve yeni bir kahramana ihtiyaç duyuyordu. Chris Bosh, kuşkusuz bu isim olmayı başarmıştı ama birtakım ilginç ve zor sorunlarımız vardı. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki birçok oyuncu o dönemler sınırı aşıp Kanada’ya basketbol oynamaya gelmek istemiyordu. Biz de bu yüzden uluslararası marketten en iyi isimleri kadroya katmaya çalıştık. Takımda zaten Jose Calderon ve Pape Sow vardı. O yıl Andrea Bargnani’yi draft ettik. Jorge Garbajosa, Rasho Nesterović, Anthony Parker ve Uroš Slokar ile anlaştık. Ertesi yıllarda Carlos Delfino, Nathan Jawai ve Primož Brezec’i de kadroya dahil ettik. Fakat asıl ivmeyi 2006-2007’de yakalamıştık. Normal sezon derecemizde rekor kırdık, ki bunu yaparken şanslı değildik. Sistemimizde çok kritik rolü olan . Jorge Garbajosa’nın ayağı kırılmıştı. Playoff’larda daha mücadeleci bir takım olma şansımızı yitirdiğimizi biliyorduk ama oraya kadar gitmek bile bir başarıydı. Çünkü Carter sonrasında ilk kez binlerce taraftar o kadar büyük bir çoşkuyla ulusal marşlarını söylüyorlar, takıma sevgi besliyorlardı. Bayrak kirişe çekilmişti, kırmızı tişörtler salonu dolduruyordu.

Bildiğin gibi, geçen yıl tarihlerindeki ilk NBA şampiyonluğunu kazandılar. Ve bir Raptors taraftarı olarak çok duygusal anlar yaşadım. Çünkü 2006’dan 2013’e kadar parçası olduğum bir yapıda ben ve tüm ekip 2019’daki şampiyonluğun çekirdeğini kuruyorduk. Mesela Kyle Lowry’i takıma dahil ederken Bryan’la yaptığımız konuşmaları hâla daha hatırlıyorum. Biz gittikten sonra da bu tarz şeyleri inanılmaz şekilde yürüttüler. Mesela o yıl Jonas Valanciunas’ı Marc Gasol için takaslamak çok fazla şeyi değiştirdi. Pascal Siakam’ı keşfettiler, Kawhi Leonard’ı aldılar… Bu sezon ise kâğıt üstünde zayıf bir kadroya sahip olmalarına rağmen neredeyse konferans finali oynayacaklardı. Toronto, tonlarca güzel hayat hikâyesinin olduğu bir basketbol şehri. İngiltere’de çalışan Nick Nurse, Masai, Fred VanVleet… Çok fazla hikâye, mükemmel yönetim ve başarı. Onların bir parçası olabildiğim için gururlu hissediyorum.

Maurizio Gherardini

Görsel kaynağı: Eurosport

Toronto’dan sonra Oklahoma’ya geçtiniz fakat burada bir şey merak ediyorum. Kyle Lowry, baş antrenör Kevin McHale’le sert tartışmalar yaşıyordu. Buradan yola çıkarak merak ettiğim şey şu. NBA’de egoları, özellikle de baş antrenörlerin ve süper yıldızların egolarını nasıl idare ettiniz?

Açıkçası egoları idare etme konusunda bir sır yok, bu bir roket bilimi değil. Önemli olan bir insanın karşısındakine anlayış göstermesi. Her insanın farklı bir hikâyesi vardır. Yapılan her davranışın ardında bu hikâyede yaşananlar etkilidir. Bir oyuncu sinirle tüm domino taşlarını yıkan bir reaksiyon verebilir fakat o oyuncuya vereceğiniz cevap aynı ölçüde sinirle olmamalı. Çünkü ilk başta oyuncunun neden bu reaksiyonu verdiğini anlamanız lazım. Oyuncunun hikâyesini düşünüp empati kurmanız lazım. Olgun davranmanız lazım. Yani eğer bir genel menajerseniz domino taşlarını yeniden dizmek için anlayışlı olmanız lazım. Fakat burada bahsettiğim şey insanlara yüzünüzü göstermeyin, kimseyle konuşmayın değil. Bu büyük bir zarar verir. Tam tersi, konuşun ama konuşurken kırıcı olmayın. Eğer karşınızdaki insanın egosu iki-üç kat yükseklerdeyse ve sizi dinlemeyecekse işte onunla konuşmayın. Çünkü ne derseniz diyin karşınızdaki sizi anlamayacaktır. Fakat işi buraya getirmemek de sizin elinizde. Zira egosu uzay seviyesine çıkabilecek oyuncuları takıma dâhil etmemeniz gerekiyor, kültürü korumanız lazım. Yani bir sırrım yok. Sadece karşımdakini dinledim, karşımdakini anladım ve olgun cevaplar verdim. Bu kadar. Eh, tabii, bunu NBA’deki oyuncular karşısında uygulamak çok daha zordu, yalan değil.

Fenerbahçe Beko’ya gelmeden önce NBA’de son olarak kısa bir Oklahoma City Thunder macerası yaşadınız. Thunder’ın genel menajeri Sam Presti’nin NBA’in en kreatif zekâsına sahip olduğunu söylenir. Onunla çalışmak nasıl bir tecrübeydi sizin için?

Sam, NBA’deki genel menajerler arasında en iyi arkadaşlık bağı kurduğum isim. Onunla uzun, çok uzun yıllardır tanışıyoruz. OKC’den ayrıldıktan sonra birkaç kez oraya gittim, onlarla konuştum; Sam de bazen İstanbul’a bazen Trevisio’ya geldi. Basketbol konusunda ne kadar zeki olduğunu anlatacağım ama Sam Presti basketbolun dışında da harika bir insan. Kalıpların dışına çıkarak insanlara yardım etmeyi seviyor, Oklahoma’yı bir basketbol şehrine dönüştürürken şehrin her alanına önemli yardımlar yaptı mesela.

Soruya gelecek olursam, evet, çok zeki, gerçekten zeki. Sadece bir örnek vereceğim. Üç yıl önce Victor Oladipo ve Domantas Sabonis’i Paul George’u almak için takasladı. Geçtiğimiz yaz ise Paul George’u ise geleceği çok yüksek projeksiyonlara çizilen Shai Gilgeous-Alexander, mükemmel bir takım oyuncusu olan Danilo Gallinari, beş ilk tur draft seçimi ve üç ikinci tur draft seçimi karşılığında takasladı. Yani iki oyuncuyu yıllar içerisinde 10 oyuncuya çevirdi. Sekiz tane draft hakkı kazanmak önünüzdeki 10-15 yıllık süreçte yapının %60’ını tamamlamak demektir. Çünkü draft’lardan alacağınız parçalar en kötü rotasyon oyuncusu olarak dev bir maaş boşluğu yaratmanızı sağlayabilir. Ayrıca Shai gibi bir süper yıldız potansiyelini de kadroya kattı Sam Presti. Zaten bu sezon takımın iki-üç yan parça imzasıyla ne kadar yüksek yerlere oynayabileceğini gördük. Sam’in basketbol zekâsı çok yüksek dediğim gibi ama açıkçası buna çok şaşırmıyorum. Çünkü o da diğer tüm yüksek basketbol zekâsı olanlar gibi San Antonio Ağacı’ndan geliyor (Gregg Popovich’in asistanları, takımın asistan genel menajerleri, vs.).

Tam bu esnada Maurizio Gherardini’nin telefonlarından biri çalıyor. WhatsApp’tan gelen görüntülü aramanın bir diğer ucunda oğlu görünüyor. Oğluna röportajda olduğunu belirtip telefonu kapadıktan sonra;

Şu anda İtalya Basketbol İkinci Ligi’nde bir takımın genel menajerliğini yapıyor. Ayrıca Adidas’ta kurulad çalışıyor. Onunla daima fikir alış verişi yapıyoruz. Ona işi öğretmeye, neyi nasıl yapması gerektiğini öğretmeye çalışıyorum. Parlak bir zekâsı var ve evet, onun söylediği bazı şeyler kreatiflik katabiliyor. Her neyse. (Gülerek.)

Fenerbahçe Beko’daki döneminize dair yazılı ve görüntülü kaynaklara birçok demeç verdiniz. Bu nedenle buradaki maceranıza dair sadece iki şeyi merak ediyorum ekstradan. Želimir "Željko" Obradović, saha dışında nasıl biri?

Türkiye’de Fenerbahçe taraftarı olan insanların birçoğu Obradović’in basketbolla yattığını, basketbolla nefes aldığını biliyor, bu bir sır değil, o yedi 24 bir basketbol insanı. Fakat biliyor musun, bundan çok daha fazlası var. Mesela yaşadığı şehrin politikasını takip etmeyi, siyasette olanı biteni anlamayı seviyor. Ekonomiyi takip edip insanların yatırım alanlarında nereye ağırlık verdiğini gözlemliyor. Modayı takip ediyor. Uzay bilimlerine dair araştırmalar yapıyor. Ülkesinin müziklerini dinlemeyi çok seviyor. Kahvaltı etmekten keyif alıyor. Demek istediğim, Obradović, eşsiz basketbol zekâlarından birine sahip. Fakat bu zekâya sahip olması onu sadece bir “basketbol” insanı yapmıyor. O, hayatın basketboldan daha ciddi şeyler içerdiğini biliyor. Hayatın gidişatını takip etmeyi, her anlamda uzun vadeyi düşünmeyi ama anın tadını çıkarmayı seviyor. Yani, eşsiz bir insan.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(1076x377:1078x375)/origin-imgresizer.eurosport.com/2019/07/26/2645479.jpg

Dimitris Itoudis’le yaptığım röportajda Obradović’in kahvaltı tutkusuna o da dikkat çekmişti.

Doğru, kahvaltı onun her öğünde yiyebileceği bir şey.

Bir diğer sorum ise şu anki baş antrenör Igor Kokoškov’a dair. Igor Kokoškov’la anlaşma süreci nasıl gerçekleşti?

Aklımızda birkaç isim vardı ve Kokoškov listenin en üst sıralarındaydı. Fakat onun teklifimizi kabul edebileceğini düşünmemiştim. Çünkü daha bir yıl önce Phoenix Suns’la bir sezon tamamlamıştı. 1999’dan beri ABD’de çalışıyordu, 2017’de Slovenya’yla mucizeler yaratmıştı ve tam bir NBA adamıydı. Yani Avrupa’ya geleceğini, özellikle bir figürden boşalan koltuğu alma gibi bir riske gireceğini asla tahmin etmiyordum. Ayrıca bütçemiz çok kısıtlı olacaktı, işler bir anda çok kötü bir hâl alabilirdi. Fakat teklifi ona sunduktan kısa bir süre sonra olumlu yanıt aldık. “Tamam, kabul ediyorum, geleceğim.” Her şey bu kadar basit bir şekilde halloldu ve sevinmiştik. Obradović ardından gelecek her isim için bir baskı oluşacaktı fakat Kokoškov, bu baskıyı daha iyi karşılayabilecek olgunluğa, geçmişe ve geleceğe sahipti. Doğrusunu söylemem gerekirse, Vlade Divac’ı ikna etmek çok daha zordu. Vlade, NBA’in en sert, inatçı isimlerinden biri ve sezon bitmeden onun ekibinden birini alıp Avrupa’ya getirmek… İşte bu zor bir süreçti.

Son olarak saha dışına doğru çıkalım yavaş yavaş. Motorsporlarını takip etmek dışında hobileriniz neler?

Günlük olarak yaptığım üç şey var ve bunlardan biri motorsporlarına dair gelişmeleri takip etmek. Diğeri bulmaca çözmek ve sonuncusu kitap okumak. Bulmaca çözmekten çok keyif alıyorum. Çünkü 65 yaşındayım ve bu aklı bir süre daha diri tutmam gerekecek. Bir süre daha kreatif olmam ve hayatımda doğru kararlar almam gerekecek, sorunlar karşısında anlık çözümler bulmam gerekecek. Öte yandan kitap okuyorum, genelde polisiye tarzında kitaplar okuyorum. Gizemi, işin sonunda ne olacağını çok merak ettiğim için bu kitapları okuyorum. Ayrıca zamanımın büyük bir kısmı biraz önce gördüğün gibi WhatsApp, Skype veya Zoom denilen yeni aplikasyonda ailemle görüntülü arama yaparak geçiyor. Her gün, her saat görüntülü arama yoluyla konuşuyoruz.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(1285x512:1287x510)/origin-imgresizer.eurosport.com/2020/10/12/2912851.jpg

En sevdiğiniz film/dizi ve yemek ne peki?

Doğrusunu söylemem gerekirse, film izlemeyi seven biri değilim. Dizi izlemek daha cazip geliyor. Elbette benim de Netflix üyeliğim var. Şu sıralar Suits’i izliyorum. Oradaki atmosfer cazip geliyor. Tabii The Last Dance’i de izledim. Yemek konusunda ise, bilmiyorum, genelde her şey hoşuma gidiyor. Ama eğer bu soruyu anneme sorarsan alacağın cevap kesinlikle makarna olacak.

Torun sahibi olmanız dışında son dönemlerde yaşadığınız ve unutamadığınız olay nedir?

Burada mükemmel bir cevabım var ve bu cevap yukarıdaki soruyla bağlantılı. The Last Dance’te Toni Kukoč’un konuk olduğu bir bölüm vardı hatırlıyorsan. Krem rengine yakın tonlarda bir kanepede oturuyordu. İşte o koltuk benim, daha doğrusu o ev benim. Çekimleri evimde yaptılar, tabii ben orada değildim...

Basketbol
Euroleague Maçlarına Koronavirüs Engeli
9 SAAT ÖNCE
Basketbol
Euroleague: Haftanın bilançosu #3
19/10/2020 - 14:08