Bazı insanlar, günlük hayattaki değişimden şikayet etmeyi alışkanlık hâline getirirler. Onlara göre değişim, hayatın en zorlu yanıdır. Kimse yeni bir şeye alışmayı istemez, kimse rahatı bozulsun istemez. Bazı insanlar ise sürekli olarak bir yenilik, bir süreç isterler. Bir işi yarıda bırakıp diğerine geçmeyi, değişimin getirdiği rüzgâra kapılmayı severler.

Bu değişim süreçleri isteyin veya istemeyin bir şekilde her alanda yaşanıyor. Dört-beş yıl önce evinizin yanı başında duran ormanlık alan şatafatlı katlara sahip olan bir iş merkezine dönüşebiliyor. Yemeklerini çok severek tükettiğiniz bir lokanta, geçimsizlik nedeniyle önce kepenk kapatıyor ardından devrediyor.

Basketbol
Germano D’Arcangeli ile Stella Azzurra’daki kültür ve fazlası
15 SAAT ÖNCE

Tabii bu değişimler bazen olumlu yöne doğru da olabiliyor. Özellikle de teoriğin pratiğe dönüşmesi açısından. Misal, birkaç yıl öncesine kadar sınırlı uzay görüşünün olduğunu söyleyen NASA, yeni yaptığı ortaklıklar sayesinde uzayda daha önceden hiç görülmemiş yerleri teleskoplar aracılığıyla haritalandırabildiklerini söylüyorlar.

Yani ana değişimler (sağlık, hukuk, ekonomi, sosyal refah, bilim, vb.) bir şekilde kaçınılmaz olarak dünya üzerindeki her insanı iyi ya da kötü buluyor. Yan değişimler ise çok daha sınıfsal bazda kalırkeni yani içerisinde yüzlerce kategori barındırırken belirli bir ilgi kümesindeki insanları ilgilendiriyor. Parkedeki 10 insanın bir turuncu top peşinden gittiği ve basketbolun kalbi olan NBA, resmî olarak 100 yılını doldurmadan, henüz 80’ine merdiven dayamadan bu değişimleri birçok kez yaşadı. Sıradaki değişim, 2020’lerin diliyle “trend”, ana bir unsurdan ziyade birkaç unsurun bir araya gelmesiyle oluşuyor. Aslında bu trend oldukça basit ama bu trendin oluşumunu anlamak için biraz geçmişi irdeleyelim.

NBA, 1949-1950 sezonunda BAA’den dönüşüğ ilk yılını tamamladığında Minneapolis Lakers şampiyon oluyordu. Ligi domine eden isim ise 2,09’luk DePaul çıkışlı George Mikan’dı. 1970’lerin ortalarına kadar ligi zirvede tamamlayan ve ligi domine edem isimler genelde Mikan’ın prototipinde oluyorlardı. Walt Bellamy, Wood Sauldsberry, Wilt Chamberlain, Bill Russell gibi devler ligde hâkimiyeti ellerine alırlarken; fiziksel özelliklerini hız, atletizm ve yüksek basketbol zekâsıyla birleştirebilen Elgin Baylor ile Oscar Robertson, zamanlarının “uzun adam yıldızdır” modasına aykırı olarak öne çıkıyorlardı. Tabii Jerry West de şutuyla bunu başarıyorduç

1970’lerde ise gençlik yıllarında uçan-kaçan bir oyuncu kimliği kazanan Julius Erving, ABA’da bir dominasyon yaratmaya başlıyordu. Erving’in oyunu da boyalı alan üzerine kuruluydu fakat o, dönemindeki Bob McAdoo, Kareem Abdul-Jabbar, Bill Walton gibi yıldızlardan biraz daha farklıydı; pozisyonunu atletizmiyle yaratabiliyordu. Bu atletizm hem akıcı hem de patlayıcıydı.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(1166x544:1168x542)/origin-imgresizer.eurosport.com/2020/04/15/2806851.jpg

1980’ler ise NBA’in sadece bir spor alanı olmaktan çıktığı, modern dönemde bir meta hâlini alacağı sürecin ilk adımlarıydı. Kadrosunda 2,08 ve üzeri oyuncu olan ve bu oyuncularını etkili bir şekilde kullanabilen takımlar yine etkililerdi ama şampiyon olma konusunda zorluk yaşıyorlardı. Larry Bird ve Magic Johnson, içeriden dışarıdan mükemmel bir etki yaratırlarken Alex English, Isiah Thomas, Kevin Porter gibi isimler bu prototipin yan parçaları oluyorlardı. Üçlük at, topu sür ve boyalı alana top indir.

1990’lara doğru Michael Jordan adında bir North Carolina’lı adam basketbola girdi. Yapamadığı şey yoktu. Onun döneminde dokuz kez asist şampiyonluğunu kazanan John Stockton vardı. Stockton, basketbolda zeki olmanın ne kadar önemli olduğunu en öz şekliyle gösterebilen bir insandı. Topla oynamayı ve kreatif çözümler üretmeyi çok severdi ama topsuz role geçip ikinci pası aldıktan sonra ardındaki koridoru koşan (backdoor sette) oyuncuları bulmayı da seviyordu.

1990’larda Dennis Rodman, 2,01 santimetrelik boyuna rağmen Shaq O’Neal’ın, David Robinson’ın olduğu ligde ribaund şampiyonlukları kazanıyordu. Michael Jordan sonrası dönemde, hatta onun döneminde iyice ivme kazanan fakat MJ’in yarattığı etki nedeniyle doğal olarak gölgede kalan “uzunsan kazanırsın” felsefesi iyice yerleşiyordu NBA’in köklerine. Golden State Warriors, TMC (Tim Hardaway, Mitch Richmond ve Chris Mullin) yapısıyla oyunda hız ve geçiş kullansa da bu pek öne çıkmıyordu. 2000’lere doğru ve 2010’a dek oyunda uzun olan isimler kazandı genelde. Allen Iverson, Steve Nash, Kobe Bryant elbette süper yıldızlardı ama hepsinin yanında uzun boylu, pick-and-roll oynayabilen, savunmada potayı mükemmel bir şekilde koruyabilen isimler vardı.

2004’ten itibaren ise yepyeni bir şey girdi oyuna, aslında bir isim bunu getirdi. Ohio’lu LeBron James, uzun ve yapılı oyuncuların topla oynayabileceği potansiyelini gösteririken 2008’de hem uzun hem kaslı oyuncuların akıcı ve patlayıcı, dış şut atabilen, topu yere vurabilen oyuncular olabileceğine dair mükemmel sinyaller veriyordu. Kobe Bryant, Chris Paul, Paul Pierce, Dwyane Wade, Steve Nash, Jason Kidd gibi oyuncular ise kısaların topu daha fazla elinde tutmaların aslında daha yararlı bir şey olduğunu gösteriyorlardı.

Tabi San Antonio Spurs bu yapıdan biraz daha ayrıydı. Zira Tony Parker ile Manu Ginobili, takımda zaten büyük rol üstleniyorlardı. Elbette Tim Duncan ana tamamlayıcıydı ama bir Shaq O’Neal edasıyla tamamen boyalı alana gömülü kalan bir isim değildi. Keza Kevin Garnett de öyle.

2010’lara gelindi. O yıla dek altı aşamadan geçti NBA. Genelde uzunların başrolde olduğu, şutların biraz biraz göz ardı edildiği, çok yönlü forvetlerin son dönemde yıldızlaştığı bir aşama süreciydi bu. Değişim daimiydi.

2010’lar ise tam bir çılgınlıktı. Los Angeles Lakers ile Boston Celtics arasında geçen ve seri Holywood filmlerine nispet yapan rekabetin ardından Dallas Mavericks, araya bir peri masalı yerleştirip klasik Amerikan rüyasına bir tik işareti koymuştu. Hem şutunu yaratabien hem de boyalı alanda etkili oynayabilen Dirk Nowitzki’nin 2016 ve sonrası dönemi uzunlarına liderlik ettiği Mavs’in 2011’deki şampiyonluğu sonrasında Miami Heat ile San Antonio Spurs arasında çetin bir rekabet yaşandı.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg)/origin-imgresizer.eurosport.com/2012/12/19/927117.jpg

Bazen Gregg Popovich kazandı bazen de LeBron James. Fakat bu rekabet serisinin ardından ortaya öyle bir yapı çıktı ki, her şey bir anda değişmeye başladı. Hani dört yıllık üniversite okuyan ve okuluna ilgi duyan bir öğrenci, dört yılın sonunda mezun olabilmişse, mezun olurken, “Nasıl geçti bu süreç? Çok hızlıydı.” der ama aslında tonlarca değişim (kız arkadaşı, meslek, aile, ekonomi, belki yeni bir şehir, vb) yaşar ya, işte Golden State Warriors yapısının yarattığı değişim de böyleydi. Her şey bir anda, çok hızlı bir şekilde değişti.

Hikâyeyi zaten biliyorsunuz. Steve Kerr, önbüro yönetiminin mükemmel draft başarıları olan Steph Curry, Klay Thompson ve Draymond Green odaklı bir oyun tarzı hazırlar. Bu tarza Shaun Livingston, Harrison Barnes, Andre Iguodala, Andrew Bogut, Leandro Barbosa gibi her çeşitten parça eklenir. Ana plan şudur: Topu al, sür, şut at veya doğru boyalı alan pozisyonunu yarat. Yani kısa beşlerde alanı olabildiğince aç ve tempoyla sayı bul.

Zaten bu dönemde her şey değişmeye başladı. Kariyerinin ilk yıllarında üçlük çizgisi dışına sadece perde yapmak için adım atan Brook Lopez’in günümüzde 1000 küsür üçlük atmasından Karl-Anthony Towns gibi topu yere vurabilen, üçlük atabilen ve atletizm seviyesi yüksek olan uzunların direkt olarak draft edilmesine kadar her şey değişti.

Uzunlar değişirken çok yönlü forvetlerin önemi de arttı elbette. Kawhi Leonard, Kevin Durant… Kısalarda ise James Harden, Damian Lillard gibi kendi şutunu çok kolay yaratabilen veya Russell Westbrook, Chris Paul, John Wall gibi hem atletizmleriyle hem de zekâlarıyla oynayabilen oyuncuların değeri arttı.

Fakat bu dönemde önemi artan fakat biraz gölgede kalan en büyük şey, topsuz oyunda oynayabilen oyunculardı.

Fenerbahçe Beko’nun eski baş antrenörü Zelimir Zeljko Obradovic bir kliniğinde şöyle der: “Eğer bir oyuncu topsuz aksiyonlarda oynayabiliyorsa onu kadronuza katmak için her şeyi yapın.” Koç Obradovic’e göre bu tarz oyuncular, takımın birleştiricisi, sorun yaratmayan oyuncusudur.

NBA’den örnek vermek gerekirse Lou Williams, Malcolm Brogdon, Jalen Brunson, Duncan Robinson, hatta Klay Thompson, Harrison Barnes, Fred VanVleet, JJ Redick, Kyle Korver… Yani genelde şut atabilen ve forvetlerden boyalı alana ayak oyunlarındaki numaralarıyla kat yapabilen oyunculardır bunlar.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg)/origin-imgresizer.eurosport.com/2018/10/30/2451201.jpg

İşte şimdi günümüzdeki yeni trendi anlatmak, yeni değişimi anlatmak için gereken her şeye sahibim. Kendi şutunu yaratmak, topsuz oyunda aktif olmak, atletizmde akıcılığı yakalamak, kolektifliğe ayak uydurmak ve eforu kaybetmemek.

NBA’de 2020 Play-off’larında en çok şaşırdığınız olay veya olaylar ne?

Bu soruya kişisel olarak bir cevap verecek olursam, Dallas Mavericks’in Los Angeles Clippers’ı gerçekten de çok zorlaması, Houston Rockets’ın deneyselliği, Boston Celtics’in mükemmel ritmi, Toronto Raptors’ın direnişi ve Miami Heat’in play-off’larda henüz maç kaybetmemesi.

Dallas Mavericks’in Clippers’ı zorlaması Luka Doncic cazibesiyle şaşırtıcı gelmeyebilir ilk bakışta fakat Kristaps Porzingis’in eksikliğini unutmamak lazım. Bu takımlarda dikkatimi en çok çeken şey yıldızların yanını tamamlayan parçalar, topu yere vurabilen forvetler, kendi pozisyonunu yaratabilen oyuncular ve takım ritminden düşmeyen isimler.

Duncan Robinson, Bam Adebayo, Jimmy Butler, Tyler Herro ve Goran Dragic ile Heat, topu yere vurabilen, topsuz oyunda aktif olabilen oyuncu kadrosuyla Milwaukee Bucks gibi ligin en iyi savunma rakamlarına sahip olarak play-off’a gelen bir takımı yerle bir etmiş durumda.

Toronto Raptors; yeni dönem uzunlarının baştacı Pascal Siakam, geniş saha görüşlü ve ortalama şut tehditli Marc Gasol, mükemmel yan parçalar Fred VanVleet, OG Anunoby, Norman Powell ve tecrübeli direkler Kyle Lowry ile Serge Ibaka’yla geniş ve kaliteli bir rotasyon buluyor.

Jayson Tatum ile Jaylen Brown’ı forvet kanallarından çok yönlü olarak kullanabilen Boston Celtics ise Marcus Smart, Kemba Walker’ın verdiği destekle bunu başarabiliyor.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(1788x454:1790x452)/origin-imgresizer.eurosport.com/2019/12/25/2742295.jpg

Fakat bu beş takım arasında en uç şeyleri deneyen takım kuşkusuz Houston Rockets. Pivotu olmadan LeBron James ve Anthony Davis gibi iki dev süper yıldıza sahip olan Los Angeles Lakers’ı serinin ilk maçında geçen Rockets, tamamen kısa beşlerle oynadığı dönemlerde tempoyu mükemmel bir şekilde arttırıp Westbrook’un içeride bulduğu alanı ve Harden’ın dışarıda bulduğu imkânları kullanırken Eric Gordon, PJ Tucker gibi parçalarla topsuz oyunlardan sayı buluyor. Tabii bu oyuncular yeri geldiğinde kendi pozisyonlarını da yaratabiliyorlar.

Tabii Los Angeles Clippers’ı atlamamak lazım burada. Kawhi Leonard, Paul George, Patrick Beverly, Montrezl Harrell, Landry Shamet, Lou Williams ve Ivica Zubac’ın başı çektiği ve her değişim sürecine uygun parçanın kadroda bulundu Clippers, yeni trendin en güçlü prototipi olabilir. Zira topu yere vurabilen forvetleri, kendi pozisyonunu yaratabilen kısaları, takım bütünlüğündan kopmayan yan parçaları, boyalı alanda “dunker spot” olabilen oyuncuları ve şut ritmi yüksek isimleri var.

Günün sonunda kupayı evine götüren takım Los Angeles Lakers gibi bu trend içinde yer almayan bir takım olabilir mi, elbette. Zira kadronuzda LeBron James gibi bir oyuncu varsa bu ihtimal daima masada. Fakat gelecek yıldan itibaren bu trendin iyice yayılıp tek süper yıldızlı yapıların iki ortalama yıldız yanına ortalama üstü parçalara döndüğünü görebiliriz.

Belki de tüm bu yaşananlar bir Disney World macerası olarak hafızalarda kalacak. Kim bilir?

Basketbol
Soru
DÜN - 07:06
Basketbol
Roko Prkačin ile ilk yılları, babasıyla olan ilişkisi, Efes Pilsen, NBA, Formula 1 ve fazlası
17/09/2020 - 18:01