Kent meydanlarına yakın sokaklarda büyüyen çocuklar bilir ancak tek arabanın geçebildiği yollar bir futbol sahasıdır. Taşlarla belirlenen direklerin yakınından geçen şutlar uzun süreli tartışmalara konu olur ve o günün maçının skoru her çocuk için farklı biter. Bu sokaklarda tek bilinen oyun futboldur. Sokağın belli bir raconu da vardır. Arabanın altına giden topları almak konusunda kısa zamanda ustalaşılır, plastik topun yerini hasbelkader futbol topu alırsa “abanmak” yasaktır.
İşte ben de böyle bir sokakta büyüdüm. İlkokulun sonuna kadar karşıma çıkan her topa futbol topu muamelesi yaptım ve başka bir oyun bilmedim. Ta ki taşınana kadar.
İlkokulu bitirdiğimde 90’lı yılların başıydı. O dönem birbirine benzeyen ve kendini dış dünyaya kısmen kapatmış bir grup bloktan oluşan evlere yani bir siteye taşınmıştık. İşte o siteye gittiğimde çok sevdiğim futbolu aldatacağımı hiç düşünmemiştim. Kısa sürede sitelere özgü çift potalı bir saha ile tanıştım ve tabii ki basketbol topuyla.
Tokyo 2020
Tokyo 2020 - Slovenia ile Spain - Basketbol – Olimpiyatların Önemli Anları
3 SAAT ÖNCE
Her ne kadar bu çift potalı sahada futbol oynayanlar olsa da bizim sitenin yazılı olmayan bir kuralı vardı. Orada basketbol oynayanlar varsa sahada futbol maçına yer yoktu. Orası basketbol oynayanların sahibi olduğu bir alandı. Ben de kısa sürede ilk basketbol topumu aldım. Oyunu çok sevmiştim. 90’ların ikinci yarısına girdiğimizde özel kanallarda Türkiye Basketbol Ligi maçları yayınlanmaya başlamıştı. Ben de sokaklarda olmadığımda bu maçları izlemekten büyük keyif alıyordum. O dönem yabancı sayısı önceleri iki sonraları üç ile sınırlandırılmıştı. Takımlar tarafından ince eleyip sık dokunarak transfer edilen Petar Naumoski, Conrad McRae, David Rivers gibi oyuncular zaten herkesin dilindeydi ama benim sevdiğim iki özel oyuncu daha vardı. Onlar Darüşşafaka’nın süper ikilisi Michael Ansley ve Sean Green’den başkası değildi. İkiye iki maçlarımızda tepe üçlüklerinde isabet sağladığımzda Ansley olurduk, zor bir turnikeyi bitirdiğimizde ise Sean Green diye bağırırdık.
Kariyerlerinin başları birbirine benzerlik gösteren iki Amerikalı oyuncu, neredeyse tamamı altyapıdan yetişen yerli oyunculardan kurulu kadrosuyla Darüşşafaka’yı izlemesi en keyifli takımlardan biri haline getirmişti. Bir dönem Avrupa’daki devlerin dizlerini titreten yeşil siyahlı takımın yıldız ikilisinin hikayesi, Daçka öncesi NBA sonra da kısa bir Avrupa macerasıyla başlamıştı.

Öncesi

Kolejde basketbol oynayan her oyuncu gibi Ansley ve Green’in de hayali NBA draftında görkemli NBA takımları tarafından seçilmekti. Bu hayal, ikinci turun son sıralarından da olsa iki oyuncu için de gerçeğe dönüşmüştü. Aralarında sonraları daha iyi bir NBA kariyerine sahip olacak Michael Ansley, bu turun 41. sırasından draft edilmişti. İki yıl sonra 1991 yılında yapılan draftta ise Sean Green ikinci turun 37. sırasında kendine yer bulmuştu.
İki oyuncu da NBA’de yer aldıkları üç sezon boyunca bu ligde kalıcı olmaya çalıştı. Özellikle Michael Ansley, Orlando Magic tarafından seçildikten sonra bu takımda hayli iyi bir çaylak sezonu geçirmiş, ligin normal sezonunun sonlarına doğru ilk beşe bile yerleşmişti. 8.7 sayı 5 ribaund gibi draftın sonlarından seçilen bir oyuncu için hiç de fena olmayan istatistikler tutturmuştu. Ne var ki, ikinci sezon onu bekleyen kötü bir sürpriz vardı. Orlando Magic, 1990 NBA draftının birinci tur dördüncü sıradan Dennis Scott’ı draft etmişti, bu Ansley’nin kısa sürede ilk beşteki yerini kaybedip gözden düşmesine neden olmuştu. Sonrasında Philadelphia 76ers ve Charlotte Hornets formaları giyse de asla ilk sezondaki performansına ulaşamamıştı.
Ansley’nin NBA’deki etkisini yitirdiği 1991-92 sezonunda lige Indiana Pacers formasıyla giriş yapan Sean Green, bu takımda istediği süreleri bulamamış ve çok geçmeden rotasyonun dışında kalmıştı. O da Ansley gibi kısa süre Philadelphia 76ers’da oynamış, son olarak Utah Jazz forması giymişti.
Green ve Ansley birbirine yakın dönemlerde NBA’de gözden düşmüştü. Bu durum istedikleri kontratların uzağında kalmalarına sebebiyet vermişti. Özellikle Michael Ansley’nin NBA’den ayrılmaya pek niyet yoktu ancak onun bir şekilde sahada olmaya da ihtiyacı vardı .
İki oyuncu için de Amerika Birleşik Devletleri’nden ayrılık vakti gelmişti. Bu konuda ilk adımı atan Green’den iki yıl önce NBA’e giriş yapan Ansley’di. Rotasını Avrupa’ya çeviren oyuncu kısa sürede formasını giydiği Unicaja Malaga’nın en önemli oyuncusu haline gelmiş ve yıllar geçse de unutulmayan 1994-95 sezonu İspanya Ligi final serisinin dördüncü maçında yaşananların baş aktörü olmuştu. O sezon favori Barcelona önünde seride 2-1 önde olan Unicaja, kendi evinde oynayacağı dördüncü maçı kazanırsa şampiyon olacaktı. Maç büyük bir çekişmeye sahne olmuş, son beş saniyeye Barcelona iki sayı farkla önde girmişti. Son topu, o gün maçı 37 sayıyla bitiren takımın yıldızı Michael Ansley kullanmış ve kaçırdığı atışla Barcelona’yı belki de o maçla birlikte şampiyon yapmıştı. Ansley, en favori atışı olan tepe üçlüğünde isabeti bulamamıştı. Barcelona sonrasında evinde oynadığı son maçı ve seriyi 3-2 kazanarak kupaya ulaşsa da Ansley, finallerin en değerli oyuncusu seçilmişti. Öylesine etkileyici bir performans ortaya koymuştu ki takımı şampiyon olmamasına rağmen bu prestijli ödüle layık görülmüştü.
Ansley’nin adımlarını takip eden Sean Green de draft olduktan üç sene sonra ülkesinden ayrılmıştı. Türkiye öncesi İsrail ve İtalya gibi basketbolla yaşayan ülkelerde oynasa da burada yer aldığı takımlarla zirve mücadelesinden uzak kalmıştı. Özellikle uzun kolları ve güçlü yapısıyla her takımın ihtiyaç duyduğu, bir numaralı posizyondan dört numaralı pozisyona kadar sahadaki her oyuncuyu savunabilen bir basketbolcuydu. Hücumda ise en önemli özelliği çembere güçlü gidebilmesiydi.
Malaga ile yaşadığı görkemli sezondan sonra kimse belki de Ansley’in Türkiye’nin mütevazı bir okul takımına gelmesini beklememişti. Her şey Başkan Ali Kahyaoğlu’na gelen bir telefonla başlamıştı. Ansley’in Darüşşafaka macerasının başlamasından bir yıl sonra Sean Green’in de takıma katılmasıyla basketbolseverler Avrupa’da fırtına gibi esen bir Darüşşafaka izlemişti.

O yıllar

1998 yılının Ağustos ayında Darüşşafaka, takıma katılacak ikinci ve son yabancısını ararken İspanya’dan menajerler aracılığıyla Başkan Ali Kahyaoğlu’na gelen telefon camiada büyük bir heyecan yaratmıştı. O sezon İspanya’da oynadığı Caceres takımındaki koçuyla bazı problemler yaşayan Michael Ansley kulüp arayışındaydı. Menajerlerin ilettiği ücret, kulübün maaş politikasının üstünde olsa da bu altın bir fırsattı. Başkan Kahyaoğlu’nun üstün çabasıyla bir kısmı prim olarak 200 bin avro ücrete Ansley’nin Daçka’ya transferi gerçekleşmişti.
Ansley’nin ligde etkisini göstermesi uzun sürmemişti. Lige giriş yaptığı 1997-98 sezonunda normal sezonu yedinci bitirerek Playofflar’a kalan Daçka’da yıldız oyuncu 23.8 sayı ortalamasıyla ligin sayı kralı olmuştu. Play-off çeyrek finalinde o sezonu şampiyon tamamlayacak Ülkerspor’u oldukça zorlayan Daçka, seriyi 3-1 kaybetmekten kurtulamamıştı.
Halen pek çok kişinin dün gibi hatırladığı talihsiz bir olayın da başrolünde yer almıştı o sezon Michael Ansley. Efes Pilsen, Final Four’a kalmak için Benetton Treviso ile kozlarını paylaşacağı çeyrek final serisi öncesi Darüşşafaka ile ligde karşı karşıya gelmişti. Maç ilk bakışta Efes Pilsen için Benetton serisi öncesi ciddi bir sınav gibi görünüyordu. Herhalde olacaklar baştan tahmin edilse Petar Naumoski o gün sahada bile olmazdı. Ancak basketbolda sakatlığa her zaman yer vardı ve olan olmuştu. Oldukça talihiz bir şekilde sıradan bir ribaund mücadelesinde Michael Ansley’in dirseği Petar Naumoski’nin elmacık kemiğini kırmıştı. Naumoski’nin tedavi gördüğü özel hastaneye Michael Ansley’nin yaptığı ziyaret ve yıldız oyuncuya üzüntülerini iletmesi unutulmazlar arasına girmişti. Efes Pilsen’in düzenini bozan bu sakatlık takıma pahalıya malolmuş seriyi 2-1 kaybeden lacivert beyazlılar Final Four hayallerini sonraki sezonlara ertelemek durumunda kalmıştı.
Bir dönem Ülkerspor’un peşinden koştuğu ligin sansasyonel transferi Michael Ansley, ilk sezonunda takımını taşıyarak sahada üstüne düşeni yapmıştı. Daha çarpıcı sonuçlar ve daha iddialı bir takım için 1998-99 sezonu öncesi Darüşşafaka’nın yeni yabancılara ihtiyacı vardı. Yeni sezonla birlikte yabancı sayısının ikiden üçe yükseltilmesiyle Daçka yönetimi de takımı güçlendirmeye yönelik hamlelere girişmişti. İlk olarak çemberi iyi savunan bir oyuncu arayan yönetim, Ukraynalı Alexander Okunsky ile anlaşmıştı. Sıra, skorer guard Lamont Strothers’ın boşluğunu doldurmaya gelmişti. Strothers, hücumda fark yaratan bir oyuncu olsa da savunmada da bir o kadar takıma zarar veriyordu. Darüşşafaka yönetimi, müdafaada da takıma katkı sağlayabilen aynı zamanda da skor yükünü de paylaşabilecek Sean Green’de karar kılmıştı. Böylece 1998-99 sezonuyla beraber Green ve Ansley ikilisi yeşil siyahlı forma altında bir araya gelmişti.
Darüşşafaka takımının Türk oyuncularının neredeyse tamamı altyapıdan yetişmiş genç oyunculardı. Sean Green ve Michael Ansley gibi yabancı oyuncular Türk oyuncuların gelişimi için de bir fırsattı. Bu birliktelik yeni başlayan sezonun ilk hava atışıyla mükemmel bir uyumu da beraberinde getirmişti. Koraç Kupası başta olmak üzere karşılaştığı rakiplere korkulu anlar yaşatan bir takıma dönüşmüştü yeşil siyahlılar. Daçka’nın 1998-99 yılındaki macerasının en unutulmaz maçı ise kuşkusuz Barcelona ile İstanbul’daki karşılaşmasıydı.

O maç

90’lı yıllarda sömestir tatilleri demek benim için İstanbul’a gelmek ve çok sevdiğim basketbol maçlarına gitmek demekti. O dönem Efes Pilsen, Ülker, Darüşşafaka, Beşiktaş ve Galatasaray gibi takımlar Avrupa’da keyifli maçlara imza atıyordu. 1999 yılının Ocak ayında yine bir sömestir tatili için İstanbul’a gelmiştim. Ne şanslıydım ki tam da İstanbul’da bulunduğum zaman aralığı, Darüşşafaka’nın Barcelona ile karşılaşacağı Koraç Kupası son 16 turu rövanş maçına denk gelmişti. Üstelik maçın yapılacağı Ayhan Şahenk Spor Salonu konakladığım eve çok yakındı.
Maçtan iki saat kadar önce Ayhan Şahnek Spor Salonu’nun önüne gelmiştim. Biletimi alıp salona girmemden kısa süre sonra tüm koltuklar neredeyse tamamıyla dolmuştu. Mücadele başlamadan hemen önce en güvendiğim nokta Ayhan Şahenk Spor Salonu’nun meşhur “sert çemberleriydi”. Zira bu çemberlere Daçka alışkındı ama Barcelona ilk kez tecrübe edecekti. Güvendiğim başka bir husus da Darüşşafaka’nın potansiyeliydi. Evet, bu turu geçmek belki çok zordu ama Darüşşafaka Barcelona’yı 12 sayı farkın üstünde yenebilir mi diye kendime sorduğumda yenemez yanıtını veremiyordum.
Barcelona, o sezon ligde ve Avrupa kupasında fırtına gibi esiyordu. Kadro kalitesi Koraç Kupası’nın çok üzerindeydi. Takımda Avrupa basketbolunun gördüğü en büyük guardlardan Alexander Djordjevic, keskin şutör Milan Gurovic, Efes Pilsen’in eski uzun forveti Derrick Alston ve Yunan pivot Efthimios Rentzias bulunuyordu. O yıl, henüz 17 yaşında olan ve sonraları İspanya basketbolunun en büyük oyuncularından biri haline gelen Juan Carlos Navarrro da Barcelona takımının kadrosuna yer alıyordu. Darüşşafaka tarafındaysa Michael Ansley ve Sean Green öne çıkan oyunculardı belki ama ikili oyunları harika oynayan aynı zamanda iyi bir şutör olan “Doktor” lakaplı takımın oyun kurucusu Orhan Güler ve üçlükleriyle tanınan Nihat Mala da fark yaratabilecek oyuncular arasındaydı.
Son 16 turunun ilk mücadelesi Barcelona’da oynanmış ve Darüşşafaka o mücadeleyi 12 sayı farkla kaybetmişti. Bu maç aynı zamanda, gruptaki altı maçı ve son 32 turundaki iki maçı kayıpsız geçen yeşil-siyahlıların toplam sekiz maç sonrasında Koraç Kupası’nda aldığı ilk mağlubiyet olmuştu.
Turu geçmek için 12 sayının üzerinde bir galibiyete ihtiyacı vardı Daçka’nın. Maça da kendilerine güvenenlerin beklediği gibi çok hızlı girmişti yeşil siyahlılar. Ansley ve Green’in sürüklediği hücumlara Nihat Mala’nın üçlükleri ve Orhan Güler’in ikili oyunlardaki ustalığı eklenince devreye Daçka 13 sayı farklı önde girmeyi başarmıştı. İkinci yarıyla birlikte seri adeta yeniden başlayacaktı.
İkinci devrenin başlamasıyla Barcelona savunmada vidaları sıkmış görünüyordu, hücumda ise Alexander Djordjevic direksiyona geçmişti. Giderek fark erimiş maçın bitimine 10 dakika kala Barcelona öne geçmeyi başarmıştı. Yine de Michael Ansley ve Sean Green ikilisinin önderliğinde genç Daçka takımının söyleyecek son bir sözü vardı. Maçın bitimi yaklaşırken geriden gelen Daçka son nefeste maçı kazanmaya başarmıştı. Bu aynı zamanda Barcelona’nın 1998-99 sezonunda Koraç Kupası’ndaki ilk mağlubiyeti olmuştu. Sezon sonunda hem İspanya Ligi hem de Koraç Kupası’nı kazanan Barcelona’ya ecel terleri döktürmeyi başarmıştı genç Darüşşafaka takımı.
Maçın sonunda tribündeki tüm taraftarlarla birlikte ayağa kalkarak Darüşşafaka takımını alkışlamıştım. Ansley ve Green ikilisini çıplak gözle izlemek ve Avrupa’nın dev takımlarından birine karşı alınan galibiyetin gururuyla evin yolunu tutmuştum.

Ayrılık ve sonraki dönem

Barcelona mücadelesiyle unutulmazlar arasına giren 1998-99 sezonun bir yıl sonrasında Ansley-Green ortaklığı ikinci ve son yılına girmişti. Bir önceki sezona benzer bir grafik çizen Daçka, bu kez Saporta Kupası’nda grubunu lider tamamlamış ancak 1998-99 sezonunda olduğu gibi yine son 16 turunda elenmekten kurtulamamıştı.
Ansley ve Green ikilisi, birlikte oynadıkları ilk sezon takımın sayı yükünün yüzde 50’sinden fazlasını çekerken ikinci sezonda da takımın bulduğu toplam sayının yüzde 40’ına imza atmışlardı. İki oyuncunun sürüklediği takım, bu iki sezonda da ligde çeyrek finalin üstünü göremeyince bir değişim zamanı geldiğini düşünen kulüp, 1999-2000 sezonu tamamlandığında her iki oyuncuyla da yollarını ayırmıştı.
90’lı yılların sonuna damga vuran ve kısıtlı kadrosuyla Avrupa’nın devlerine sahayı dar eden Darüşşafaka takımının unutulmaz ikilisi için Daçka defteri kapanmıştı.
Darüşşafaka macerası sonrası kısa süre Fransa Ligi’nde oynayan Sean Green, henüz 32 yaşında basketbolu bırakmayı tercih etmişti. Bu kararı sonrası ülkesine dönen yıldız oyuncu, kısa sürede New York’da spor eğitimleri verdiği aynı zamanda bireysel basketbol oyuncu gelişim programını da bünyesinde barındıran Green Storm Fitness UC’yi kurarak genç sporcuların gelişimine katkı sunmaya çalıştı.
Michael Ansley ise Darüşşafaka dönemi sonrası rotasını Polonya’ya çevirdi ve bu ligde 10 sene daha basketbol oynadı. Polonya Ligi’nde 23 sayı 8 ribaund ortalamaları tutturduğunda 38 yaşındaydı ve hala formdaydı. Polonya’da 43 yaşına kadar parkede kalmaya devam etti ve 2009 yılında basketbolu bıraktı.
90’lı yıllara damga vuran ve ülkedeki basketbol sevgisini yukarılara taşıyan yabancı oyuncular her zaman saygıyla anıldı. İşte Ansley-Green ikilisi bu dönemin sonunda basketbolla tanışan pek çok gence oyunu sevdirdi ve ülkede oluşan basketbol kültürüne paha biçilmez bir katkı sundu.
Yazı: Anıl Kantemir
Tokyo 2020
Tokyo 2020 - Argentina ile Japan - Basketbol – Olimpiyatların Önemli Anları
9 SAAT ÖNCE
Tokyo 2020
Tokyo 2020 - Highlights - Basket - Canada vs Spain - Tokyo 2020 - Olimpiyatların Önemli Anları
11 SAAT ÖNCE