Basketbol

Michael Jordan’ın hikâyesine karşı Michael Jordan'ın kendisi

Share this with
Copy
Share this article

Michael Jordan

Image credit: Getty Images

ByEurosport Türkiye
03/05/2020 at 14:48

Jordan, ideal sporcuya şimdiye kadar şahit olduğumuz en yakın örnekti. Fakat emekli olduktan sonra, kariyeri boyunca ilham kaynağı olduğu o samimi kimlik garip ve üzücü bir şeye evrildi.

*Bu yazı The Ringer'da yayımlanmış ve Bengi Yıldırım tarafından çevirilmiştir.

Michael Jordan hakkında yazılabilecek olan hemen hemen her şey öyle ya da böyle yazıldı, ama belki bilmiyor olabileceğiniz bir şey var: Benim kız kardeşim onu düşünceleriyle kontrol edebiliyordu. En azından o öyle yaptığını söylüyordu, ben de aksini kanıtlamakta güçlük çekiyordum. Onu parke dışındayken kontrol etmiyordu, sadece maçlardan kendine pay çıkarıyordu. Kız kardeşim dâhil, hiç kimse, bu gücün neden ve nasıl onda olmayı seçtiğini açıklayamıyordu. "Michael Jordan'la aramızda... Bir tür bağ var." diyordu. 14 yaşında falandı. Bildiğim kadarıyla, daha önce telekinetik güçleri olduğuna dair bir işaret yoktu. Öncesinde basketbol taraftarı olduğunu da düşünmüyorum. Yine de, bu ağır sorumluluk ona düşmüştü. Bunu iyi taşıdığını kabul etmek gerekiyordu. Babamızla Oklahoma'daki salonumuzda oturup Bulls maçlarını izlerdik, onun da bütün bu zaman boyunca televizyon aracılığıyla Jordan'a beyin dalgalarını göndermesi gerekirdi. MJ çok güzel bir şut atardı, şu havada süzülerek, omzuyla havada "Oglala" kelimesini yazdığı altı aşamalı turnikelerden birini, babamla ben de "Çok iyiydi Emily!" diye bağırırdık.

Basketbol

Karmaşıklıktaki zarafet

YESTERDAY AT 08:03

Yazın bazı akşamlar, "Biraz dinlensem iyi olur. Yarın Michael'la önemli bir play-off maçımız var." derdi.

ESPN'in herkesin konuştuğu 10 bölümlük Jordan belgeseli Last Dance'le -ondan önceki Jordan belgeselleriyle ve hatta şimdiye kadar Jordan'la alakalı yapılmış her şeyle- ilgili olarak söylemem gereken ilk şey, gelmiş geçmiş en iyi NBA kariyerinin oluşumunda ergen kardeşimin oynadığı rolü hiçbir şekilde incelemiyor olmasıdır. En azından şimdiye kadar yayınlanmış bölümlerinde yoktu. Dizinin ilerleyen bölümlerde çok farklı bir yöne gitmesi de mümkün. Sekizinci bölüm, Phil Jackson'ın kafasını sallayarak "Oyunumuzun önceden hiç tecrübesi olmayan yeniyetme bir çekyat perisi tarafından bu kadar üst seviyede oynanabileceğini bilsem... Vay be. Herhalde o üçüncü rüya kapanını da asardım." demesiyle başlayabilir.

Last Dance'in ilk bölümlerinde bile yaptığı şeyse, on milyonlarca insanın Michael Jordan'la aralarında "bir tür bağ" hissettiği bir zamanı geri getirmek. Dizi size bunun gerçekten çok fazla insanın hissettiği bir şey olduğunu hatırlatıyor -bunun hatırlatılmasına bu kadar ihtiyacımız olması da ilginç. Kız kardeşimin MJ'i beyin gücüyle hareket ettirme şakası basketbol taraftarı (ve basketbol taraftarı olmayanların ve büyük ihtimalle meyve sineklerinin, gerçi onlar Nike ayakkabı alamazlardı) olan yığınların 90'larda onun maçını izleme şeklinin abartılı bir versiyonu sadece. Bu, genel olarak büyük sporcuları izleme şeklimizin abartılı bir versiyonu - direkt olarak onların hareketlerini kontrol etmek değil, ama sanki içlerindeymiş gibi onların vücutlarında olup bir şekilde olaya katılmak. Onların hareketlerinin ekosunu hisseder gibiyiz, sanki hücrelerimiz bazında onların hareketleri bizim de hareketlerimiz gibi.

Emekli olduktan sonra, bir şey değişti ve Jordan'ın kariyeri boyunca ilham kaynağı olduğu o samimi kimlik garip ve üzücü bir şeye evrildi. O yüzden Last Dance'in benim için en iyi yanı o ilk parlaklığı yeniden görmek, Jordan'ı izlemek kötü hissettirmeye başlamadan önce onu izlemenin nasıl bir his olduğunu hatırlamak oldu. Benim hayatımda gördüğüm hiçbir Amerikalı sporcu o kadar insana onun gibi hareket etme isteği vermemişti. Benim hayatımda gördüğüm hiçbir Amerikalı sporcu o kadar insana bunu gerçekten yapıyormuş gibi hissettirmemişti. O bunları tek başına yapıyordu, ama bir şekilde biz de onunla birlikte yapıyorduk. Süre biterken tepede ellerimizi havaya kaldıran da bizdik, serbest atış çizgisinden çembere uçan da bizdik. Mike gibi ol! Bu kalıcı bir slogandı; kimse kişi olarak Michael Jordan'ı taklit etmek -bu ne anlama gelirdi?- istediği için değil, ama onu izlerken o olduğumuz için.

Bence o benim izlediğim, fiziksel olarak en yetenekli sporcuydu. Gerçi, o kadar yüksek seviyede karşılaştırma yapmak zordur ve karşılaştırmayı yapsanız bile ne anlama geldiğini bilmeniz zordur: Hangisi fiziksel olarak daha yetenekliydi, Usain Bolt mu Cristiano Ronaldo mu? Benim bildiğim şu, kimsenin MJ'den daha iyi bir hikâyesi yoktu. "Hikâyeden kastım, ESPN'in arkada piyano tıngırdayan bir programın girişinde anlattıkları değil ("Bowling oyuncusu olmadan çok daha önce, aksilik Carlton A. Montmorency'nin göbek adıydı"). Bir kariyerin iniş ve çıkışlarını anlamlı bir şekil vererek birbirine bağlayan ipten bahsediyorum, sporcunun o spora verdiği zamanı anlamlandırmanızı sağlayacak o temel şekil. Jordan'ınki o kadar basit ve karizmatikti ki neredeyse spor anlatısının orijinal şablonu haline gelmişti. Gerçekliğin bize sunduğu, mükemmel hikâyeye en yakın şeydi: Başta zorluklar yaşadıktan (hala lise takımından atıldığına inanıyorduk) sonra, oyuncu büyük şeyler başarır, büyük anlarda büyük atışlar yapar (Jordan'ın kariyerinin ana bölümü şampiyonluk getiren maç sonu atışlarıyla açıldı ve kapandı), kazanılabilecek her şeyi kazanır, rekorlar kırar, bir servet kazanır, herkes tarafından sevilir. Son.

Jordan'ın hikâyesi ne kadar iyiydi? O kadar basit ve karizmatikti ki sonrasında büyük sporcuların kendi hikâyeleri onun hikâyesine benzerlik derecelerine göre değerlendirildiler. Lebron MJ'i teke tekte belki yenebilir, belki yenemez ama onun hikâyesi görece hep karmakarışık olacak: Jordan hiçbir zaman Miami'ye gitmedi, hiçbir zaman finalde kaybetmedi ve hiçbir zaman film yapımcısı olmaya çalışmadı. Ayrıca, Jordan'ınki o kadar basit ve karizmatikti ki, hikâyesi "Michael Jordan'ın hikâyesini yeniden yaratmaya çalışmanın zorlukları" olan büyük sporcular var. Kobe Bryant da en az Jordan kadar hedefe kilitlenen ve hırslı biriydi, ama Jordan'ın gölgesi onu insanlaştırdı, kendisi bir ideal olarak varolmaktansa bir ideali kovaladığı için ulaşılabilir biri oldu (İnsanlar çöp kutusuna bir kâğıt topağı atarken "Kobe" diye bağırırlar çünkü "Michael" diye bağırmanın bir heyecanı yoktur: Michael'ın olayı onun zaten kaçırmayacağını bilmenizdi). Bunun yanısıra, Jordan'ın hikâyesi o kadar basit ve karizmatikti ki, bizi tam olarak onun hikayesine ait olmayan şeyleri görmezden gelmeye ikna etti. Her insani unsur, her karar değişimi, her çözülmesi zor durum -Wizards'la olan geri dönüş, zorbalık, beysbol arası-, bunlar ya hikayeye uyacak şekilde yeniden düzenlendi ya da silindi. Kumar alışkanlığı, klasik sporcu huyu olan "rekabetçiliğe" evrildi, Wizards dönemiyse yaşandığı anda unutulma gibi sıra dışı bir özelliğe sahipti.

Evet, böyle olmasının sebebi biraz da spor medyasının bir bütün olarak çalışması ve 1994 yılında sporcuların imajlarının şimdiye göre daha dikkatli kontrol ediliyor olmasıydı (Eğer Instagram'da kot pantolon markalarıyla etkileşime girdiğini görebilseydik Jordan'ın mirası şimdi nasıl olurdu kim bilir?.). Fakat bence bunların altında, Jordan daha büyük bir ideale hitap ediyordu. Her rekabetçi alanda olduğu gibi, spor da her zaman idealin peşinde olmuştur. İşte kusursuz vücut, bunu yap. İşte kusursuz zafer, bunun hakkında Yunanca bir şiir yaz. Fakat ideal, çoğunlukla soyut bir kavram olarak kalıyor. İnsanlar kusursuza ulaşmaya çalışırlar ama ulaşamazlar, kural budur. Oysaki 1980'ler ve 1990'larda biz Amerika'da ideali görebileceğimize karar verdik -gerçeğini, kaynağın kendisini, kanlı canlı. Bu kararlılığı oluşturan tarihsel öğeler üzerine bir tez bile yazabilirdiniz. Yani kısaca şöyle, bize bunu Michael Jordan verdi. İdeal sporcunun -o buzzer'ları gerçekten atıyordu, diğer oyunculara göre gerçekten daha farklı ve daha güzel bir şekilde hareket ediyordu, ve gerçekten de imkansız olan ekstra sayı için havada asılı kalıyordu - somut hali olmaya o kadar yaklaşmıştı ki, ideal sporcunun varolduğuna inanabiliyorduk. O buradaydı, bizimdi. Kapitalizm ve kaderin mükemmel bir birleşimiydi. Yaşayan bir insandı ama bizim onu gördüğümüz haliyle Kral Arthur nasıl bir siyasi liderse o da öyle bir basketbolcuydu.

Sporda idealin de şöyle bir sorunu var, kusursuz hikâye sonuca ulaştığında, seyircilerin artık hikayenin kahramanına ihtiyacı kalmıyor. Kahraman oynamayı ve kazanmayı bıraktığı anda, diğer herkes gibi yalnızca bir kişisel özellikler bütünü oluyor ve kişisel özellikler de ideal içerisinde sadece kalabalık yaparlar. Shaquille O’Neal basketbol dışı alanlarda bize Shaq'lığını gösterebilir, ama Michael Jordan kişiliğini gösterdiğinde bu münasebetsizlik oluyor. Bu yüzden “Ağlayan Jordan” meme'i komikti ama bir yandan göze batıyordu ama Ağlayan Iverson veya Ağlayan Kareem öyle olmazdı. O fotoğraf, içerisine insani zayıflıkları da katarak bize ideali gösteriyordu. İdealliği gözyaşlarından şişmiş gözlere indirgiyordu (Şişmiş, genel bir kural olarak, hiçbir zaman idealin yakınında görmek istemeyeceğiniz bir kelimedir.). Gözyaşlarına boğulmuş normal bir insanı gösterin, insanlar buna sempatiyle yaklaşırlar veya duygulanırlar; ideali gözyaşları içinde (veya yaşlanırken, kilo alırken, güvensiz görünürken, hatalı kararlar alırken) gösterin, tepki korkuyla karışık alay gibi bir şey olacaktır.

Keşke Last Dance Jordan'ın hikayesini insani yönünü gösterecek şekilde anlatıyor diyebilseydim, ama şimdiye kadar gördüğüm kadarıyla bizim onu görme şeklimizi temelden değiştirmektense, ideal olma durumunu daha da parlatma peşinde (ESPN nostalji fabrikasından çıkan bir çok ürün gibi, sanatsal hedeflerle iç içe girmiş halkla ilişkiler hedeflerine sahip gibi görünüyor.). Bir sürü yarı-insani görüntü -UNC kampüsünde bisiklet süren MJ, oğluyla top sürme oyunları oynayan baba MJ- izliyoruz ama onlar da "Gözlerime inanamıyordum bu adam asla pes etmiyordu" alt metniyle konuşan kafaların arasına öyle bir serpiştirilmişler ki hikayenin temel kısımlarını değiştirmelerinin imkanı yok.

En çok hoşuma giden şeyin Bulls'un 90'lardaki üst üste altı şampiyonluk serisinin son sezonuna odaklanılması olduğunu düşünüyorum, bu sayede de alttan alttan bir felaketin yaklaştığına dair izler barındırıyor. Dizide kopan kıyamet, dizinin kötü adamı Bulls eski genel menajeri rahmetli Jerry Krause'un ısrarları sebebiyle takımın parçalanması. Fakat 1998'den beri hayatta olan herkes için, o dehşet havasının bir kısmı Michael'ın başına geleceğini bildiğimiz şeyleri de içine alacak şekilde, kaçınılmaz olarak dağılacak: kendi hikayesinde gereksiz gibi göründüğü o kadar yıl, reddedilme hissi ve uzun bir süre boyunca onu çevreleyen hayal kırıklığı. Bu havanın kalkmasını gerçekten içten bir şekilde diliyorum, Last Dance her halükarda hem idealin o anda getirdiği mutluluktan hem de sonrasında getirdiği ağır yükten bir şeyleri bize vermeyi başarıyor. Kız kardeşimin şakasının aslında gerçek olduğunu bize hatırlatıyor. Michael Jordan bize uçmanın nasıl bir olduğunu gösterdi, ama bizim onu zihnimizle götürdüğümüz yere kondu.

Basketbol

Geleceğin yıldızları #17: Alperen Şengün – Özel röportaj

YESTERDAY AT 12:51
Basketbol

Ekpe Udoh ile kitap kulübü, NCAA, NBA, Fenerbahçe ve saha dışı hayatı üzerine

31/05/2020 AT 09:13
Related Topics
Basketbol
Share this with
Copy
Share this article

Latest News

Basketbol

Karmaşıklıktaki zarafet

YESTERDAY AT 08:03

Latest Videos

Basketbol

1996 Atlanta Olimpiyatları: ABD-Yugoslavya | Geniş Özet

00:05:07

Most popular

WEC

The Race All-Star - 16/05

16/05/2020 AT 13:47
View more