100'deki Kırışıklıklar | Alexander Kristoff ile Özel Röportaj

Eurosport on Google

100. galibiyetini kovalayan deneyimli Norveçli ile sohbetimiz, bisiklet sporunun farklı köşeleri ve ötesine uzandı...

Alexander Kristoff. Fotoğraf: Sinan Çelik

Görsel kaynağı: Eurosport

Alexander Kristoff’un WhatsApp profilinde en az 10 yıllık bir fotoğraf var: genç bir Kristoff Katusha mayosuyla bisiklet sürüyor, bisikletin gidonunda ise o zamanlar iki yaşındaki oğlu Leo oturuyor.
Kristoff profil fotoğrafını 10 yıldır güncellememiş olabilir. Fakat konuşmaya vakti olup olmadığını öğrenmek için Türkiye Turu’nun ilk etabının akşamında attığımız mesaja yanıt vermesi, yalnızca bir dakika sürdü.
Kapısını açtığında, bizi oldukça derli toplu bir oda karşıladı. Kristoff TUR’da, takımdaki diğer bisikletçilerin aksine kimseyle odasını paylaşmıyor. Yerde bir UNO-X çantası, sandalyede havalandırılan birkaç kıyafet… Yatağın üzerinde şarja takılı dizüstü bilgisayarda ise bitimine yaklaşık 70 kilometre kalmış Liege-Bastogne-Liege açık.
37 yaşındaki Norveçli, duşunu alıp üstünü değiştirmiş, istirahat halinde. Üzerinde rahat kıyafetler ve başında da siyah bir şapka var. Aslında yalnızca birkaç saat önce, kariyerinin 98. profesyonel zaferi için hamle yapmaya hazırken hevesi kursağında kaldı. Tam son düzlüğe, Konyaaltı Caddesi’ne girecekken önünde yapılan frenler, Kristoff’u sprintin dışında bıraktı. Ancak yine de neşesi gayet yerinde.
Bizi karşılayan sıcakkanlı tebessüm ile sohbetimize geçen hafta Paris-Roubaix’de yaptığı kaza ile başlıyor, oradan 2017’de Bergen’deki Dünya Şampiyonası ve Kristoff’un Stavanger’deki evine uzanıyoruz…
picture

Alexander Kristoff'un TUR'da kullandığı Ridley Noah Fast modeli. Fotoğraf: Sinan Çelik

Görsel kaynağı: Eurosport

Paris-Roubaix’de bir kaza yapmışsın ancak görünüşe göre şimdi iyisin. Kaza nasıl gerçekleşti? Ayrıca, iyileşme süreci senin için yıllar ilerledikçe değişti mi?
Tabii artık on yıl önceki fiziğimde değilim. Reflekslerim yavaşladı mı, emin değilim. Çünkü bugünü de eklersen son yedi yarış günümde dört kaza yapmış oldum. Bu da iyi bir istatistik değil.
Şimdilerde, geçtiğimiz sezonlardan veya gençliğimden daha fazla kaza olduğunu düşünüyorum. Hataya daha az pay var.
Sence günümüzde eskisinden daha çok kaza olmasının sebebi ne olabilir?
Bence sebebi daha hızlı gitmemiz. Herkesin hem daha kuvvetli bacakları hem de daha hızlı ekipmanları var. Daha iyi frenlerimiz de var, daha geç fren yapabiliyoruz ama yanlış hesaplarsan… Biliyorsun, tekerlerin belli bir tutuşu var ve dönüşteki hız tavanını da bu belirliyor. Daha hızlıyız, ama bu hızlarda hata payı çok ince bir çizgi ve o çizginin öteki yanına geçmek de daha olası.
Sence UCI’ın koyabileceği sınırlamalardan bazıları, mesela vites kısıtlaması, bir şeyi etkiler mi? Ya da bu soruna bir çözüm var mı?
Tabii vites sınırlanması hızı biraz düşürür. Ama ayrıca, örneğin Formula 1’de yaptıkları gibi tek bir lastik üreticisiyle çalışılabilir. Örneğin UCI’ın tek lastik sponsoru olsa ve herkes daha yüksek sürtünmeye sahip tek bir lastiği kullanıyor olsaydı hız düşerdi. Yani hızı azaltmanın farklı yolları var. Ancak gelişim böyle; daha hızlı ekipmanımız oluyor, bisikletler iyileşiyor. Eğer inovasyonun önünü kesersen insanların yeni bisikletler almaları için bir sebep kalmaz. Dolayısıyla bu bisiklet endüstrisi için iyi olmaz, endüstrinin para kazanamaması da bizim için iyi olmaz. Çözüm bulmak zorlu bir denge.
Hem bir yandan da bir izleyici olarak, tamam kazalardan keyif almıyorum ama bir şeylerin olması da heyecan verici oluyor: kim düştü, kim geçti? Bu benim son yılım ve kazalar hakkında endişelenmeme gerek yok, onları izleyip geçebilirim. (Gülüyor)
Bu son yılın mı? Son olarak pek emin değildin.
Ah, evet. Bundan epey eminim.
Son yarışın hangisi olur peki?
Belki yılın sonundaki yarışlardan biri, Singapur ya da Tokyo, Saitama… Sanırım bu kriteryumlarda bırakabilirim.
Ama 100’e ulaşmam için eksik galibiyetler varsa… Hala üç eksiğim var. O yüzden belki de sezon sonu Langkawi’ye giderim. (Gülüyor)
Senenin sonunda kaç galibiyetim olacağını beraber göreceğiz. 100’e ulaşmış olursam daha rahat olabilirim.
Ayrıca bu sene de dört kez kazandığın Eschborn-Frankfurt yerine Türkiye Turu’na gelmeyi tercih ettin.
Evet, orada parkuru biraz değiştirdiler. Şimdi benim kazandığımdan daha zorlu bir parkur var. Belki de ben neredeyse arka arkaya dört kez kazandığım için (Gülerek). Uzun tırmanış [Feldberg] şimdi bir değil iki kere çıkılıyor ve sonlarda da tırmanış olması sonucu etkiliyor. Ben de son iki yıldır buralarda grbua tutanamadım. Bu yıl da profil aynı olunca Türkiye’ye gelmeyi tercih ettim.
İlk kez Türkiye’de yarışıyorsun. TUR hakkında daha önce ne duymuştun?
İyi şeyler duydum. Oteller hoş, transferler kısa. A’dan B’ye gidip finişe yakın bir yerde kalıyorsunuz. Mesela bugün tamamen bisiklet üzerinde ulaşım sağladım, bu güzel. Türkiye’deki doğanın da çok hoş olduğunu düşünüyorum, engebeli de.
Avrupa’daki diğer yarışlarda da odada tek başına mı kalıyorsun yoksa ikili mi kalıyorsunuz?
Genellikle ikiliyiz. Şimdi de takımdaki herkes ikili kalıyor ama yedi kişiyiz. En yaşlı olduğum için de tek kalma ayrıcalığına ben erişiyorum. (Gülüyor)
Mesela Tour de France’ta sekiz kişiyiz, ben de orada en son Magnus Cort’la kalıyordum. Oda arkadaşımın olması sorun değil ancak tek olmak da hoş.
Bisikletçileri odalara yerleştirirken deneyimlilerle gençleri mi eşleştiriyorlar, yoksa benzer yaştakiler mi beraber kalıyor?
Duruma göre değişiyor. [UNO-X takımıyla] Tour’daki ilk senemde Søren [Wærenskjold] ile kalıyordum. İki sprinter beraberdik. Dolayısıyla her gün yatakta, beraber yarış esnasında nasıl hareket edebileceğimizi konuşuyorduk.
Geçen yıl ise Magnus [Cort] ve ben beraberdik, en yaşlı iki adam. Yani değişiyor ama benim için sorun yok, çünkü genelde kimseyle hiçbir sorun yaşamıyorum.
Ayrıca, deneyimli bisikletçilerden, bisikletçi olmanın zorluklarına dair şeyler de duymak istiyoruz. Sürekli evden uzakta olma zorunluluğu senin için hiç sorunlar teşkil etti mi?
Evet, benim dört çocuğum var. Kolay değil. Ben onları özlüyorum, onlar da beni. Profesyonel olduğum ilk iki yıl hariç hep çocuğum vardı. Şimdi, en büyük oğlum 14 yaşında ve bensiz de başının çaresine bakıyor. Bir de on yaşında çocuğum ve beş yaşında ikizlerim var. Hepsi büyüyorlar.
Ancak elbette, onlar büyürken bazı anları orada olamayıp kaçırıyorsun. Mesela bugün ufaklıkların bir futbol turnuvası var. Videoları bana Snapchat’ten geliyor ama orada olmak başka bir şey. Çocuklarımı daha yakından takip edebileceğim günleri dört gözle bekliyorum. Onlara antrenmanlarda yardım etmeyi de istiyorum. İyi bir futbol oyuncusu değilim ama futbol kuvvetle de alakalı ve ben de kuvvet antrenmanları hakkında fikir sahibiyim. Şu anda da sakatlanmamaları için onlara yardımcı oluyorum. Evde olduğumda, büyük oğlanlarla kuvvet antrenmanı yapmak için ısrar ediyorum. Antrenörleri olmak gibi bir hırsım yok, yalnızca onlara yardım etmek istiyorum. Kendim dışında şeyler hakkında düşünmeyi de dört gözle bekliyorum.
picture

Alexander Kristoff, Kemer'deki start öncesinde. Fotoğraf: Sinan Çelik

Görsel kaynağı: Eurosport

Bir bisikletçi baba olunca takımlar o bisikletçiye yarımcı oluyorlar mı, ayrıcalık tanıyorlar mı?
Bir miktar ayrıcalık olduğunu söyleyebilirim. Tour de France için hep irtifa kampına gidiyoruz ama benim evde kalıp antrenman yapmama izin veriyorlar. Şimdi, Türkiye’den sonra da bir ay kadar evde kalıp antrenman kampı yapacağım. Bu zamanlarda ben evde oluyorum, çocuklar ise okula ve anaokuluna gidiyor. Dolayısıyla gayet normal bir hayatımız oluyor. Ben antrenmandan dönerken onlar da okuldan geliyorlar. Böyle hafta içi günlerinde, bisiklet benim için normal bir iş gibi oluyor. Gün içinde işimi yapmış oluyorum ve akşam onlara antrenmanlarında katılıyorum.
Ancak tatil zamanı da yine işe gitmem, antrenman yapmam gerekiyor. Mesela geçen günlerde Paskalya tatili için evdeydim fakat Türkiye’ye hazırlanmam gerekiyordu ve altı saatlik sürüşler yapıyordum. Eşim ise çocuklarla evde yalnız oluyordu. Evet, sezon içerisinde tatil olsa bile antrenman yapmak zorunda olmak can sıkıcı bir şey. Sezon bittikten sonra boş zamanım oluyor ama sezon esnasında bir hafta bile “bu hafta da koltukta uzanayım” diyemiyorum. İşte bu biraz zor.
Şimdiyse bu dönemin sonu ufukta ve gelecek yıl farklı şeyler için zaman gelmiş olacak.
Ailenle konuşurken “işe gitmeliyim” ifadesini mi kullanıyorsun yoksa “bisiklet sürmeliyim” mi diyorsun?
Moduma bağlı olarak ikisini de söyleyebilirim. Genelde “antrenmana gitmeliyim” diyorum. Üzerine tartışma olmuyor, eşim anlıyor. Tartışma olduğunda ise “ama bu benim işim, işe gitmeliyim” diyorum tabii. (Gülüyor)
Fernando Alonso’nun Schumacher hakkındaki sözünü biliyor musun? “Frene basacağını biliyordum, evde bir eşi ve iki çocuğu vardı.” demişti. Çocuk sahibi olmak sprintlerde aldığın riskleri değiştirdi mi?
Belki biraz. Ama çocuklarım neredeyse kariyerimin başından beri var. (Gülüyor) Bu yüzden öncesini pek hatırlamıyorum, belki biraz daha çılgınmışımdır.
Bence aile ve çocuklardan ziyade yaşlanmak ve tecrübe kazanmak, bahsettiğin konuda daha etkili oluyor. Mesela bugün son virajda ben çoktan frene basmıştım ama önümdekiler viraja fazla hızlı girdiler. Tecrübeli bisikletçiler çocuklarını düşündüklerinden değil, riskli olabilecek noktaları diğerlerinden erken kavradıkları için frene basmakta daha erken davranıyorlar. Genç bisikletçiler ise tehlikeyi son ana kadar göremiyor ve frene basmıyorlar. Bu da dediğin riski doğuruyor. Belki tehlikeyi atlatırsın ve diğerlerine kıyasla hız kazanırsın, ancak göremediğin tehlike gerçekten büyükse de kaza yaparsın.
Genç bir bisikletçiyken idol olarak gördüğün veya takımda sana yol gösteren bir bisikletçi var mıydı?
Gençken Norveçli Thor Hushovd’a imrenerek bakardım. Norveç’in en iyi bisikletçisi oydu. Alt yaş kategorilerinde yarışırken Alessandro Petacchi’yi örnek alırdım. O zamanlarda da öne çıkan özelliğim sprint atmaktı. Bu yüzden sprintte iyi olan bisikletçileri örnek aldım. Ben daha da küçükken Mario Cipollini dünyanın en iyisiydi. Bütün bu bisikletçilere imrenerek baktım.
Yarıştığım dönemde en iyi sprinter her zaman Mark Cavendish’ti. Onun nasıl sprint attığına bakar, onun yaptıklarını kopyalamaya çalışırdım. Ama kopyalaması zordu, çünkü o benden çok daha hızlı. O kadar hızlı değilseniz onun taktiğiyle yarışamazsınız. Kendi yolumu bulmam gerekti ve Cavendish kadar da yarış kazanamadım. (Gülüyor)
UNO-X’teki genç bisikletçilerin sana bakışı, senin Hushovd’a ve Petacchi’ye bakışına benziyor mu?
Pek sanmıyorum. Bence onlar beni takım arkadaşı olarak görüyor. 10 sene önceki kadar iyi bir bisikletçi olmadığımı da biliyorum. Klasiklerde bunu çok net hissettim. Bu sene, 2015’teki gibi Ronde’yi kazanmam imkansızdı. Hala iyi sonuçlar alabiliyorum ama zirve yıllarımdan uzaktayım. Artık gençlerle aynı seviyedeyim. Eğer 10 sene önce, dünyadaki en iyi bisikletçilerden biriyken UNO-X’te yarışıyor olsaydım belki dediğin şey olurdu. Şimdiyse eşitiz.
picture

Alexander Kristoff, takımın abisi. Fotoğraf: Sinan Çelik

Görsel kaynağı: Eurosport

Bu bir Norveçlinin yaklaşımı olabilir mi? Acaba geleneksel bisiklet ülkelerinden biri, mesela bir İtalyan, kendini gençlerle eşit görür müydü?
Tabii benim de bazen gençlere takıldığım oluyor. 27-28 yaşına gelip hala büyük bir yarış kazanamayan takım arkadaşlarıma, ”Ronde’yi ve Sanremo’yu bu yaşa kadar kazanmış olmalıydın!” gibi şeyler diyorum. (Gülüyor)
Eski bir röportajını okumuştum, 2011’den. Orada bisikletin Hushovd’la birlikte Norveç’te seviye atladığını söylüyorsun. O günden bu yana bisiklet daha da büyüdü mü?
2008-2015 arası Norveç’te bisiklete olan ilgide patlama yaşandı. Sonrasında ben ve Boasson Hagen formdan düşünce büyük yarışları ve klasikleri kazanacak hiç bisikletçimiz kalmadı. Bu yüzden 2016-17’den beri biraz düşüş var. Şimdiyse UNO-X’in giderek büyümesi ilgiyi arttırıyor. Özellikle de Fransa Turu zamanları büyük ilgi var.
Norveç’te son yılların hızla popülerleşen sporu koşu. Ingebritsen kardeşlerin bunda etkisi elbette büyük. Bisiklet ise ufak ufak toparlanıyor, kış uykusundan uyanıyor ve ilgi artıyor.
Norveç büyük yıldızların ülkesi gibi gözüküyor. Kış sporlarında Klaebo ve Riiber gibi figürler belki doğal ama Haaland ve Odegaard gibi diğer sporlarda da yıldızlarınız var.
Evet futbolda iyi bir durumdayız. Mesela Bodo/Glimt şu anda Avrupa Ligi’nde yarı finalde. Üç yıl önce ortalıkta hiç yoktuk, bir yıldızımız bile yoktu. Şimdiyse Odegaard Arsenal’da, Haaland Manchester City’de. Milli takımımızdaki neredeyse bütün oyuncular yurt dışında büyük takımlarda oynuyor. 1994’ten beri Dünya Kupası’na gidemiyoruz. Ben de çocuklarıma eğer 2026’daki Dünya Kupası’na katılabilirsek onları ABD veya Meksika’ya maçları izlemeye tatile götüreceğime söz verdim.
2011’de verdiğin o röportajda, en çok kazanmak istediğin yarışa Milano-Sanremo cevabını vermişsin. “Uzun bir yarış, orada ne yapabileceğimi görmek istiyorum.” diyorsun. Milano-Sanremo’yu 2014’te kazandın. Peki içinde ukde kalan bir yarış var mı?
Bergen’deki 2017 Dünya Şampiyonası ilk aklıma gelen. O yarışta Sagan beni son anda geçmişti. Bence daha hızlıydım ama beni tam doğru anda geçti. Sprintin tekrarını ne zaman izlesem onu geçecekmişim gibi geliyor. Evimdeki Dünya Şampiyonası’nı böyle bir farkla kaybetmek çok acı olmuştu. Yine de ikincilik de fena bir sonuç değildi. Aynı sene Avrupa Şampiyonu olmuştum, o da oldukça güzeldi.
2017’de, 2015’te olduğum kadar güçlü değildim. 2017 de güzel bir yıldı ama birkaç kırılma anında şanslı olsam, gökkuşağı bantları koluma taksam kariyerim farklı şekilde devam edebilirdi. Kariyerime dair değiştirmek istediğim tek şey bu. Peter zaten çok defa Dünya Şampiyonu olmuştu, bir kere olsun kazanmama izin vermeliydi. (Gülüyor)
picture

Peter Sagan champion du monde à la photo-finish devant Alexander Kristoff à Bergen

Görsel kaynağı: Getty Images

Senin yaşın ilerlerken klasiklerin yarışılma biçimi de çok değişti. Pogacar ve van der Poel bir noktada atak yapıyorlar ve yarış kopuyor. Takım olarak bu tarz durumlarda planınız ne oluyor, nasıl reaksiyon veriyorsunuz?
Arkadaki gruba tutunmaya çalışıyoruz. Artık bacaklarda ne kaldıysa…
Sence van der Poel ve Pogacar’ın ataklarının Cancellara ve Boonen’dan bir farkı var mı?
Artık daha erken atak yapıyorlar. Öte yandan şu an daha iyi ekipmanlarımız var, bu yüzden yarışlar da daha hızlı. Atakların süresi belki o kadar artmadı ama kilometrede büyük bir artış var. Öte yandan, Cancellara ve Boonen da atak yapınca tek başına kalıyorlardı. Bence bu tarz yarışlarda güçlü olan finişe her zaman tek başına gelir.
Ama bu iki dönemin arasında birkaç yıl boşluk vardı, mesela benim Ronde’yi kazandığım dönem. O gün hem Boonen hem de Cancellara sanırım bir sakatlık yüzünden Ronde’de yarışmıyordu. Bu yüzden yarış diğer herkesin istediği kıvama gelmişti. O fırsatı değerlendirdim ve Ronde’yi kazandım. Bence kariyerimin en büyük zaferiydi. Çünkü çok zor bir yarış. Milano-Sanremo’yu da kazandım. Sanremo kariyerimin ilk anıtsal klasiğiydi ama o biraz daha kolay bir yarış, en azından bitirmek anlamında.
Kariyerinin başlarında Girona gibi popüler bisiklet kentlerinden birine taşınmayı düşündüğünü söylemişsin. Bu hiç gerçekleşti mi?
Hayır, Norveç’ten hiç ayrılmadım. Eşimle konuştuk, o hiç ayrılmak istemedi. Hala Stavanger’de yaşıyorum ve havası da o kadar kötü değil. Mesela Belçika’ya taşınsam benim için antrenman açısından çok bir şey değişmezdi. Zaten Stavanger’de kışın pek kar yağmıyor. Belki İspanya’ya taşınsam hava biraz daha iyi olabilirdi fakat o zaman da buradaki antrenman ekibimi bırakmam gerekirdi. UNO-X başta olmak üzere Decathlon AG2R ve Groupama-FDJ gibi takımlardan da bisikletçiler bizim antrenman ekibimizdeler. Antrenman yapabileceğim birçok iyi bisikletçi var ve neredeyse hiç yalnız antrenman yapmama gerek kalmıyor. Antrenmandan keyif alıyorsanız, yollar iyiyse ve hem düz hem de dağlık yerler varsa bu gayet yeterli. Girona belki yılın bazı zamanlarında daha iyi olabilirdi ama orada da kötü koşullar olabiliyor.
Artık antrenman kampları daha mı yaygın? Yarışmanın beraberinde getirdiği risklerden dolayı takımlar antrenman kamplarını daha mı fazla tercih ediyor?
Evet yarışmak giderek daha da riskli hale geliyor. Kaza ve sakatlık riski her zaman var. Bisikletçiler, özellikle Tour de France gibi yarışlardan önce çok fazla yarışmamaya çalışıyor. Ben biraz daha eski kafalıyım. Eski günlerdeki gibi, yarışa hazırlanmanın en iyi yolu yarışmaktır diye düşünüyorum.
Mesela şu anda bir antrenman dönemindeyim ama aynı zamanda Türkiye’de yarışıyorum. Sprint etaplarını tabii ki kazanmak istiyorum ama diğer etaplar benim için sadece antrenman. Türkiye’den sonra kısa bir ara vereceğim ve yaz hazırlıklarına başlayacağım. Tabii ciddi bir kaza yaparsam da aldığım riskten kayıpla çıkmış olurum.
Sprinterler olarak antrenman kamplarında kas ve güç antrenmanlarına odaklanıyoruz. Antrenmanda kısa sprintler atıp biraz da spor salonunda vakit geçiriyoruz. İrtifa kampları, bizim için tırmanışçılar kadar yararlı değil. Sprint etaplarının başlarındaki tırmanışları geçmekte yardımcı olabilirler ancak son sprintte pek hız katmazlar.
Emeklilikten sonra ne yapmayı planlıyorsun?
Başlarda pek bir şey yapmak istemiyorum. Önümüzdeki yıl için bir planım yok. Rahat bir yıl geçirip neler olacak görmek istiyorum. Ardından, eğer bisikleti özlersem bisikletle ilgili işlere dönme fırsatım olacaktır. Şimdilik birkaç dairem var, onları kiraya veriyorum. Onlara bir el atıp onarmam gereken yerlerini onarabilirim. Yarı zamanlı bir usta olurum… (Gülüyor) Pratik işlerde hiç iyi değilim, umarım öğrenebilirim.
Hayatının geri kalanında çalışmaya ihtiyacın olacağını düşünüyor musun?
Bence hayatımın sonuna dek emekli hayatı yaşayıp geçinebilecek kadar parayı çoktan kazandım. Ama eğer Trump başta kalmaya devam edecekse bundan pek de emin olamıyorum. Son bir iki ay pek iyi geçmedi… (Gülüyor)
Çok teşekkürler. Liege-Bastogne-Liege’ini böldüğümüz için de özür dileriz. Pogacar atak yapmış, tek başına ve bir dakikalık avantajı var.
Kazanacak.
Bugün kazandığında Pogacar’ın 95. zaferi olacak…
Benden önce 100 olacak. Burada ne yapıp ne edip kazanmalı, 100’e ulaşmalıyım. (Gülüyor)
Ben ne zaman kazansam bana mesaj atıyor. Emirates’te birlikte yarıştığımız dönemden beri konuşuyoruz. Geçenlerde Endülüs Turu’nda etap kazandığımda da konuşmuştuk mesela. “Bravo! Harika zafer!” yazmıştı. Ben de “Aynen öyle, dünyanın en büyük yarışını kazandım.” demiştim. Sonraki gün gitti Strade Bianche’yi kazandı.
Umarız 100 zafere ilk sen ulaşırsın.
Ben de aynısını umuyorum ama beni eninde sonunda geçeceğini biliyorum.
Röportaj: Ege Sanlav ve Emre Köseoğlu
Fotoğraflar: Sinan Çelik
Uygulamada 2M+ kullanıcı'a katılın
En son haberler, sonuçlar ve canlı spor yayınları ile güncel kalın
İndir
Bu yazıyı paylaş
Reklam
Reklam