Bottecchia’nın hayat hikâyesi, o henüz dünyaya gelmeden yazılmış olmalı. Doğru düzgün İtalyanca bile konuşamayan yoksul bir ailenin sekizinci çocuğu olmanın getirdiği zorluklarla başlayan hayatında işler hiçbir zaman kolay olmadı.

Öncelikle, isminin eşine pek rastlanmayan cinsten olduğunu söylemek gerek. Ailesi önceki yedi çocuğa isim vermekten sıkılmış olmalı ki, onun ismini koyarken pek düşünmeyip Ottavio’da karar kılmış. Anlamı ise ‘sekizinci’.

Bisiklet
Tom Dumoulin bisiklete ara verdi
24/01/2021 - 08:15

Artık klişeleşen, birçok bisikletçinin ağzından duyduğumuz ‘çocukken kasabasından geçen yarışın verdiği ilham’ temalı anılar 19. yüzyılda henüz ortaya çıkmadığından Bottecchia’nın ilk yılları zor durumda olan ailesine yardım etmekle geçti: “İtalya kırsallarındaki her çocuk gibi tarlalarda aileme yardım etmeliydim. Babam işçi olmamı istediğinden okula da sadece iki dönem gittim.” diyen Bottecchia’nın bisikletle tanışması, zorunluluk icabı gerçekleşecekti.

Birinci Dünya Savaşı sırasında bisikletler İtalya için vazgeçilmezdi. Bianchi’nin önderliğinde ülkeye hızla yayılan araçlar hem cephede hem de cephe arkasında atların yerini alıyordu. Yeme içme derdi olmayan, kaçmayan, hatta gerektiğinde omzunuza alabileceğiniz herhangi bir at var mıydı?

Keskin nişancı birliğine dahil olan Bottecchia’nın bisiklet kabiliyeti de cephelerde ortaya çıkmış oldu. Savaş boyunca iki kez esir düşen, sıtmaya yakalanan ve sürekli ileti taşıyan onbaşının hatırında en çok kalan hadise ise çatışmanın kırılma noktalarından birini oluşturan yardımıydı: “Sırtımdaki makineli tüfekle Galibier ve Izoard’dan çok daha sert tırmanışları geçtim. Makineli tüfeği cepheye getirdiğim günün gecesinde Avusturyalılar saldırdı ve başarısız oldular, tüfek sayesinde kazanmıştık.”

Belki aradan geçen yıllar ve Bottechia’nın bu sözleri söylediğinde çok daha şöhretli biri olması olaya biraz mübalağa katmış ve mitleştirmiş olabilir ama ülkesi adına savaş esnasında yaptığı tüm bu yardımlar hayatındaki sayısız madalyanın ilkiyle tanışması için yeterliydi. “Şiddetli düşman ateşine rağmen sakinliğini koruyarak düşmana büyük kayıp verdirme cesaretini gösterdiği” için Bronz Askeri Kahramanlık Madalyası’na layık görüldü.

https://i.eurosport.com/2016/07/12/1893249.jpg

Fakat kahramanlığı savaş biter bitmez unutuldu ve tekrar iş arayışına koyuldu. Bu kez ülkesi, onun savaş yıllarında davrandığı kadar yardımsever davranmayacak ve Ottavio çözümü Fransa’ya göç etmekte bulacaktı. Bir yandan duvar ustası olarak geçimini sağlarken bisiklet kariyerinde de basamakları birer birer tırmanıyordu.

1923 Fransa Turu yaklaşırken ev sahibi ülkenin sabrı azalıyordu. Andre Garrigou’nun 1911’deki zaferinden beri koşulan yedi Fransa Turu’nu Belçikalılar kazanmış, Fransızlarla kendi ülkelerinde alay edilmişti. Uzun bekleyişi bitirmek içinse en büyük aday elbette dönemin en iyi Fransız bisikletçisi Henri Pelissier’ydi.

Pelissier kardeşlerin en büyüğü olan Henri, bisikletin en tartışmalı figürlerinden biriydi. Yol üzerindeki başarısına yaklaşmak kolay olmasa da ters bir kişilikti. Henri Desgrange’ın tanımıyla “dik kafalı ve küstah” şampiyonun tavırları ve agresif davranışları Fransızların hoşuna gitse de başka kimse Pelissier’den hoşlanmıyordu.

“Biraz param olsa bisikletin yüzüne bakmazdım.” diyen Pelissier hakkındaki en ilginç anekdotlardan biri de, bizi kardeşi Francis’le koştukları bir Fransa Turu’na götürüyor. Henri arka arkaya bir etabı birinci, iki etabı da ikinci tamamladıktan sonra “Diğerleri yük atı gibi, bense bir safkanım.” diyerek uzun yaz günlerindeki yoldaşlarıyla eğlendi. Sonraki gün lastiği patladığında ise onu sadece kardeşi Francis beklerken tüm “yük atları” pedallara yükleniyor ve “safkan” Pelissier tek etapta yarım saat kaybediyordu.

Les Forçats de la Route, yani Yol Mahkûmları başlıklı yazısında o gün Fransa Turu’nu bırakan Pelissier’yle röportaj yapan Albert Londres de bisiklet tarihine kazınacak bir işe imza atmıştı. Yarış sırasında bir şey giymelerine ya da çıkarmalarına izin vermeyen, Nice’te nasıl giyiniyorsanız Alplerde de öyle giyinmenizi zorunlu kılan Desgrange’ın gaddarlığından; acıya dayanmak için kullandığı kokaine kadar yarış hakkında birçok açıklamada bulunan Pelissier’nin en çarpıcı örneklerinden birisi de İsa’yı konu alıyordu: “Çile yolu en azından 14 durak, bizimki 15!”

Sıra dışı bir hayat yaşayan Henri Pelissier’nin ölümü de anlatılmaya değer ilginçlikte. İlk eşinin bunalıma girerek intihar etmesinden üç yıl sonra aynı tabanca, Pelissier’in canını aldı. Pelissier, kendisinden 20 yaş genç bir kadınla ilişki yaşıyordu ve artık akıl sağlığını kaybetmek üzereydi. Sık sık kavga ediyorlar; Pelissier, Camille’e böyle devam ederse onu bıçaklayacağını söylüyordu.

1 Mayıs 1935 günü, Pelissier yine öfkelendi ve bıçakla Camille’e saldırarak yüzünü kesti. Camille odasına koşarak daha önce aynı evde bir can almış olan tabancayı kaptı ve mutfağa doğru yola koyuldu. Mutfakta Pelissier’yi elinde bıçakla görünce iki kez düşünmedi bile. Beş kurşundan biri şah damarını bulmuş, Pelissier 46 yaşında kanlar içinde hayata veda etmişti.

Şimdi, tekrar 1923 Fransa Turu öncesine dönüp Bottecchia’nın hikâyesine devam edebiliriz. Bisiklet ve motosikletlerini daha geniş bir pazara tanıtmak isteyen Automoto, Pelissier’nin etrafına farklı ülkelerden kuvvetli domestikler istiyordu. Bottecchia’ya teklif yaparken de beklentileri pek yüksek değildi ama o sözleşme zamanla iki tarafın da hayatının en iyi kararlarından oldu.

Daha ilk günden kaçışa giren Bottecchia ilk etapta ikinci olurken, iki gün sonra hem etap zaferine hem de sarı mayoya ulaştı. Yarışın Fransa altıgeninin kenarlarını takip ederek ilerlediği klasik parkurun Atlantik bölümünde bir miktar vakit kaybetse de Pireneler geçilip Nice’e, İtalya sınırına gelindiğinde sarı mayo hala ondaydı.

https://i.eurosport.com/2019/07/27/2646340.jpg

Fakat Bottecchia, Alplerin ilk gününden sarı mayosuna veda etti. Automoto’nun da teşvikiyle takım arkadaşına atak yapan Pelissier, yarım saat geriden gelip yarım saat öne geçmişti. Kalan etaplarda fark açmaya müsait bir coğrafya olmadığından genel klasman değişmedi ve Pelissier ile Bottecchia genel klasmanda duble yaptı. Kariyerindeki en büyük eksiği kapatan Fransız, Parc des Princes’teki son etabın ardından takım arkadaşına minnettardı: “Seneye kazanan ben olmayacağım, Bottecchia olacak.” Bu sözler tanıdık gelmiş olmalı. Çünkü sadece 62 yıl sonra, bir başka Fransız...

1924’teki yarışta, Pelissier’nin sözüne uymayı düşünüp düşünmediğini asla öğrenemeyeceğiz. Çünkü o yarış sırasında Desgrange ile tartıştılar ve Henri ile Francis yarışı bıraktı, Yol Mahkûmları hayata geçti. Yine de bu detaylardan hiçbiri Bottecchia’nın görkemli zaferine gölge düşüremez. Dört etap zaferinin yanı sıra Paris’ten başlayan ilk etapta aldığı sarı mayoyu 5400 kilometre korudu, ülkenin çevresinde bir tam tur attı ve yine Paris’te Fransa Turu’nu kazanan ilk İtalyan oldu.

Sonraki senenin yarışı da neredeyse birebir aynıydı. Pelissier yarışı yine yarıda bırakmış, Bottecchia Atlantik’te bir süreliğine Belçikalı Benoit’ya sarı mayoyu devretse de yarışı tekrardan sarıyla açıp sarıyla kapamıştı. 5745 kilometreyle tarihin en uzun Fransa Turu olacak 1926’da ise işler farklıydı. Dönemin L’Auto gazetecisi Gonnet’nin de yazdığı gibi, Bottecchia’nın devri sona eriyordu:

“Aubisque’in zirvesinde, yeşilin en ufak bir tonu yok. Bir yanda toprak duvar, öte yanda gri uçurum. Hava soğuk, nefes alınmıyor. Son çamların arasından teker teker geliyorlar, çamur içinde. Sadece gözlerini görebiliyorum. Kayalıkların ardından bir siluet gözüküyor, ölü gibi. Ayağını yere koyuyor ve duruyor. Umudu kalmamış. ‘Bırakıyorum!’ Bottecchia o, Tour’un kahramanı, yol kenarında bir çocuk gibi ağlayan insan. Gözyaşları, yüzünü kaplamış çamurları biraz olsun dağıtıyor. Bu adamların acımasız doğa karşısında çektiği acılar... Her şey onlara karşı. Bozuk yollar, çamur ve su birikintilerini yok sayarak ilerleyen bu adamlardan bazıları bugün doğaya diz çökmek zorunda kalırsa denemeden bırakmış olmayacaklar. Fırtınaya karşı, neleri varsa ortaya koymuş olacaklar.”

Bottecchia bir daha hiç yarış kazanamadı. 1927’de, 33 yaşında bir Fransa Turu daha kazanma hayali adına antrenmanlara devam ediyordu ama o plan hiç gerçekleşmedi. 22 Mayıs’ı 23’üne bağlayan gece antrenmanda olan abisi Giovanni Bottecchia’ya araba çarpmış, hayatını kaybetmişti.

3 Haziran sabahı Veneto yollarında yatan beden ise küçük kardeş Ottavio’nundu. Önceki gün birçok arkadaşını antrenmana davet etmiş ama hiçbiri kabul etmemişti. Kimisinin işi vardı, kimi kız arkadaşıylaydı, kimi de badana yapacaktı. Daha gün ağarmadan pedallamaya başlayan Bottecchia, 12 gün sonra hastane yatağında hayatını kaybetmesine neden olacak yarayı aldığında yapayalnız olduğundan ne yaşandığı asla netliğe kavuşamadı.

Yine de kesin olarak bilinen birkaç detay mevcut. Birincisi; Bottecchia o gün hastaydı ve nasıl olduğu bilinmese de bir şekilde kafatası ve köprücük kemiğinde kırık oluşmuş, vücudu kesiklerle kaplanmıştı. Bir başka malumat ise hastanede geçirdiği 12 günde eşi Caterina’ya birkaç kez “hastalık” kelimesini fısıldamış olmasıydı. Ama başka bir tanık olmadığından bu da pekâlâ yanlış olabilir.

Bu bilgilere bakılarak bir yorum yapıldığında, Bottecchia’nın hastalığı dolayısıyla basit ama sonuçları ağır olan bir kaza yaptığını söylemek mümkün. Bir şeyle uğraşmak adına ellerini bırakmış ya da bir çukura girmiş olabilir. Öte yandan kaza sonrası olay mahalline gelen halka göre, bu olasılık dışı. Çünkü Bottecchia’nın bisikleti yol kenarında hem hasarsız hem de yaslı şekilde duruyormuş.

https://i.eurosport.com/2016/07/12/1893247.jpg

Doğal olarak, kaza teorisini doğrulayacak kanıtlar bulunamayınca birçok farklı iddia ortaya atıldı. Bottecchia’nın faşizm karşıtı olduğu açıktı. Mussolini yönetimindeki 1920’ler İtalya’sında, toplumdaki statüsüne bakılmaksızın birçok faşizm karşıtının gizlice öldürüldüğü de biliniyordu. Tek sorun, Bottecchia’nın eğer öldürülecekse daha uygun bir zamanda öldürüleceğiydi. Güpegündüz yol ortası bunun için uygun zaman değildi.

Olaydan yıllar sonra, sonuçlanmamış tartışmaya iki yeni teori daha eklendi. Olayın yaşandığı Trasaghis’te yaşayan bir adam, ölmeden önce Bottecchia’yı taşlayarak öldürdüğünü ‘itiraf’ etti. Anlattıklarına göre Bottecchia üzümlerini yediği için taş fırlatmış, istemeden öldürmüştü. Bu anlatının antitezi ise Haziran ayında üzüm bulunmamasıydı.

Son iddia ise bir film sahnesini andıracak cinsten. New York limanı yakınlarında bıçaklanan ve ölmek üzere olan bir Sardinyalı, yıllar önce mafya tarafından kiralandığını söylemişti. Bir bahis skandalının önüne geçmek adına iki kardeşi birden öldürmesi istenmişti.

Pedalare! Pedalare! kitabında John Foot’un da yazdığı gibi, Hercule Poirot İtalya’da başarılı olamazdı. Herkesi aynı odaya toplayıp delilleri tek tek sunana kadar aralarından biri ‘Sen kimsin?’ der, herkes çekip giderdi. Bu yüzden Bottecchia vakası her zaman bir sır olarak kalacak. Bilgilerin hızla yayılmadığı, kahramanların hayatının her bir detayına hâkim olunmayan dönemin de gizemi bu. Matara kimden kime geçti, Octave Lapize Pireneler'deki ölüm çemberinde “Siz katilsiniz!” dedi mi, Eugene Christophe karlı günde Milano’dan Sanremo’ya nasıl ulaştı? Belki de cevapları bilmemek daha iyi...

Yazı: Emre Köseoğlu

Bisiklet
Froome, sezona Birleşik Arap Emirlikleri'nde başlayacak
22/01/2021 - 13:34
Bisiklet
Bir Devrin Sonu: Tour de France ‘75
20/01/2021 - 11:50