Futbol

1950 ve 2014’ün karanlık gölgeleri: Brezilya’nın ağladığı geceler

Share this with
Copy
Share this article

David Luiz and Brasil versus Germany, World Cup 2014

Image credit: AFP

ByEurosport Türkiye
08/07/2020 at 10:52

Kerim Kılıç, altı yıl önce bugün Almanya’ya 7-1 mağlup olan Brezilya’ya dair hazırlanan bir yazıyı çevirdi.

*Yazının orijinal hâli için: https://thesefootballtimes.co/2018/01/18/the-dark-shades-of-1950-and-2014-the-nights-brazil-wept/

Rio de Janeiro Belediye Başkanı, ülkesinin futbol seçkinlerine tutkuyla hitap ettiği konuşmasında, sınır tanımayan bir gururla şöyle diyordu: “Birkaç saatten daha az bir sürede şampiyon olarak takdir edilecek ve alkışlanacak olan SİZ, FUTBOLCULAR. Bütün bu yarımkürede rakibi olmayan sizlersiniz. Rakiplerini alt edecek olan sizlersiniz. Çoktan saygıyla selamladığım galip olacaklar sizlersiniz.”

Futbol

"Kai Havertz, Michael Ballack'tan daha iyi bir oyuncu"

13 DAKIKA ÖNCE

Doyumsuz palavralardı. Belediye Başkanı, bu gösterişçiliği hafifletmek için bir sebep görmüyordu. Kafasında hiçbir şüphe yoktu: Brezilya, Dünya Kupası’nı kazanacaktı. Tartışmasız üstünlük iddiaları belki de biraz gözü karaydı -kesinlikle abartmıştı- ama miyobun tehlikeleri konusunda onu uyaran kimse yoktu. Aslında, bu sadece belediye başkanının görüşü değildi; tüm Brezilya böyle düşünüyordu.

16 Temmuz 1950’nin sabahında, Dünya Kupası’nın finali, Brezilyalı ev sahiplerini ve onların Uruguaylı hasımlarını sabırla beklerken ülkenin eski başkenti heyecanla dolup taşmıştı. Biri nefesini tutarmışçasına beklentiler apaçık ortadaydı; insanların yüzlerinden okunuyordu. Brezilyalılar, sadece final beklentisi içinde değillerdi, aynı zamanda zaferin de beklentisi içindeydiler. Onlar zaferi bekliyorlardı.

Maç hâlâ başlamamıştı ancak altın madalyalar kalıba döküldü ve Brezilyalı futbolcuların her birinin isimleri yazıldı; 22 futbolcunun boyunlarına asılmak için hazır durumdaydılar. Brasil Os Vencedores (Brezilya Galipleri) adında zaferi anan bir şarkı bestelendi, son düdük için hazır durumdaydı. Maracana'yı çevreleyen hareketli sokaklar için hazırlanmış bir karnaval bekliyordu. Brezilya gazetesi O Mundo, Brezilya milli takımının fotoğrafını “Dünya şampiyonları” yazan gözü pek bir başlıkla gazetesini baskıya göndermişti bile.

Söz konusu gazeteleri görmezden gelen, küstahlıklarından iğrenen Uruguay kaptanı Obdulio Varela, taşıyabileceği tüm kopyaları satın aldı ve ellerinde gazetelerle otele koştu. Orada, banyonun karşısında gazeteleri yere serdi, arkadaşlarını yanına çağırdı ve gelecekten umutlu bir şekilde onları gazetelere işemeleri konusunda yüreklendirdi. Brezilya henüz herhangi bir şeyin şampiyonu değildi.

Ama Brezilyalıların kadrolarına coşkulu bir biçimde inanmaları ve böyle bir inançla eli kulağında zaferlerini önceden bildirmeleri sebepsiz yere değildi. Coşkulu vatanseverlikleri gözlerini kör etmişti. Bir önceki yıl, Brezilya, Güney Amerika Şampiyonası’na ev sahipliği yapmış ve vatandaşlarına eşi benzeri olmayan bir gösteriyi en ön sıradan izleme imkanı vermişti.

Turnuvada, Brezilya şampiyonluğu adeta vals yaparak kazanmıştı. Seyretmenin neredeyse uygunsuz hissettirdiği bir ortamda rakiplerini verimlilikleri ve sınıf farklarıyla ıskartaya çıkarmıştı. Ekvador 9-1 hezimete uğratılmış, Bolivya 10-1’lik skorla yok edilmiş, Kolombiya 5-0’la yenilgiye uğratılmış, Peru 7-1’le mahcup durumda bırakılmış ve Uruguay 5-1’le parçalarına ayrılmıştı. Büyük finalde, Güney Amerika Şampiyonluğu son derece alışılmış bir skorla, 7-0’la Paraguay’ı geçen Brezilya’nın olmuştu. Basitçe söylemek gerekirse, Brezilya durdurulamazdı.

Buna ek olarak, Dünya Kupası’nda İsveç ve İspanya’yı sırasıyla 7-1 ve 6-1’lik skorlarla mağlup etmeden önce, ilk gruplarda Meksika ve Yugoslavya’ya karşı zaferler kazanmış, İsviçre’yle beklentilere ters düşen bir biçimde berabere kalmıştı; rüzgâr gibiydiler. Diğer taraftan, Uruguay, İsviçre’yi son dakikalara doğru attığı iki golle geçmeden önce İspanya’yla berabere kalmıştı. Aynı kaliteye sahip olmadıkları görülüyordu, Brezilya’nın özünde olan virtüözlüğüne yabancıydılar. Ev sahibi ülkenin kendisine duyduğu güven, favelalarının arasından yayılan ve yükselen bir ısı gibi şehirler ve kasabalar boyunca hissedilebiliyordu; tevekkeli değildi.

Birçok Dünya Kupası finalinden çok daha az acı veren bir bekleyişin sonunda, final nihayet başladı. Brezilya, ilk yarının tamamı boyunca kararlı ve dayanıklı Uruguay savunması tarafından karşılansa da ikinci yarıda erkenden öne geçmişti. Geleneksel bir eleme formatı yerine FIFA'nın 1950 Dünya Kupası'nda uygun gördüğü tuhaf ve kısa ömürlü round-robin formatı yüzünden maçta bir farklı üstünlüğü ele alınca şampiyon olmak için yapmaları gereken basitçe yenilgiden kaçınmaktı. Brezilya, kaçınılmaz zaferine doğru önemli adımlar atıyor gibi görünüyordu. Daha sonrasında, Uruguay skoru eşitledi.

Friaça’nın gol perdesini araladığı gol, maçın bir saatlik bölümünden kısa bir süre sonra Juan Alberto Schiaffino’nun vuruşuyla artık hükümsüzdü. Ufukta bir umut ışığı ortaya çıkmıştı. Buna rağmen, Brezilya için ortada tereddüttün tohumları bile yoktu. Garip bir gol yemişlerdi ve ortak hareketleri üçüncü ve hatta dördüncü golü aramak oldu. Bu nedenle, Uruguay’ın eşitlik golü onların coşkusunu sendeletemedi. Ama Uruguay, Alcies Ghiggia’nın attığı golle bunu başarmıştı. “Uruguay ikinci golü attığında hıncahınç dolu Maracana’da mutlak bir sessizlik oldu.” diyor Brezilya’nın turnuvadaki en golcü ismi Ademir. “Bunu hayal etmesi zor olabilir ama olan tam da buydu.”

Birçok kişi bu tahminlerin ihtiyatlı olduklarını düşünse de, çelişen söylentiler, o gün Maracana’daki katılımın 175,000 ila 200,000 arasında olduğunu belirtiyor. Resmi rakamlar ne olursa olsun, 1950 Dünya Kupası tek bir futbol etkinliğinde kaydedilen en yüksek katılım oranıyla iftihar ediyordu ve tam o anda favori olmayan takım ikinci golünü atmıştı; kendi evlerinde ayakta dikilen her bir izleyici buz kesilmişti, sessizliğe gömülmüştü. Onların ümitsizlikleriyle beraber futbolcular da aynı şekilde davranıyorlardı. Saha içinde ve dışında, Brezilyalılar durgunluk yaşıyorlardı.

10 dakikadan biraz daha fazla süreleri olmasına rağmen, Brezilyalılar, Uruguay’ın üstünlüğünü tersine çevirme konusunda güçsüzdüler, inançsızdılar ve bir zamanlar Dünya üzerindeki egemenliklerini düşünüyorlardı; 2-1’lik skor hâlâ sabitti. Milyonlarca insanın umutlarına, hayallerine ve kesin olan beklentilerine gönülsüzce karşı koyarken, Brezilya kendi sahasında mağlup olmuştu. Şampiyonluk tacını Uruguay’ın oluyordu.

İngiliz hakem George Reader, düdüğünü son kez çalarak maçı bitirdi; her iki takımın oyuncuları da çimin üstünde tuhaf bir şekilde hareketsiz kalmışlardı. Anlaşılabilir bir şekilde Brezilyalı futbolcular tesellisi mümkün olmayan ve başarısızlıklarının yoğunluğu yüzünden tükenmiş durumdaydılar. Ama aynı zamanda Uruguaylı futbolcular da bu melankolik durumun ortasında bir an çimlerin üstüne oturdular ve görünüşe bakılırsa böyle bir senaryoya sebebiyet verdiklerini hissettikleri için bu suçluluğu içselleştirdiler. Bu yüzden, atmosfer tüyler ürpertici bir cenaze gibiydi, herhangi bir kutlamanın başlaması dakikalar almıştı. O zaman bile, kalabalığın içindeki Brezilyalılar, Uruguaylı futbolculardan daha fazla dikkat çekmişlerdi.

Sahadakiler yavaş yavaş sahadan ayrılırken iki ulustan da birçok kişi ağlamaktan kıpkırmızı kesilmiş gözleri ve yanaklarına doğru akan gözyaşlarıyla metanetli bir biçimde, yüzlerine takındıkları kararlı ifadelerle stattan ayrıldılar. Brezilyalılar kederden hıçkırarak ağlarken şaşkınlıktan dili tutulan Uruguaylılar sevinçten gözyaşı döküyorlardı. Bu durum, ulusal bir felaket olarak kabul edildikten sonra tekrarlanmasından korkulduğu için bir daha asla unutulmadı. Maracanazo (Maracana Patlaması), o günden sonra 1950 Dünya Kupası Finali’nin sonsuza kadar anılacağı isim oldu. Hayallerinin, gözlerinin önünde parçalanmasına tanık olanlar için uykudan uyandıracak bir kâbus gibiydi. Hiç şüphe yok ki bu Brezilya’nın uçsuz bucaksız ve ihtişamlı futbol tarihinde en aşağı safhayı temsil ediyordu ve çok az kişi trajediyi aşan böyle bir senaryoyu tahmin edebilirdi.

64 yıl sonra, Canarinho’ların taze, umut veren jenerasyonları ve onlara tapan, saplantılı taraftarları, keyifli bir rüyadan silkelenerek uyanmak ve merhametsiz ve acı verici bir ders almak için 2014 Dünya Kupası’nda yarı finale geldiler.

Rio'daki o öğleden sonrasında yaşanan kaçınılmaz olayları takiben, Dünya Kupası’nın 1950'de Brezilya'dan ayrıldığı felaket koşullara rağmen, Jules Rimet Kupası’nın geri dönüşünde hiçbir suskunluk göstermemişti ve futbolun evi kabul edilen yerde kalıcılık sağlayacaktı. 1930’da Jules Rimet’nin kendisinin belirttiği üzere, herhangi bir ülke kupayı üç defa kazanması halinde kupa kazanan ülkeye verilecekti ve o ülke kupanın sahibi olacaktı. 1958 ve 1962’deki zaferleriyle, 1970 Dünya Kupası’nda, Brezilya neşe dolu bir şekilde kupayı kazanıp Meksika’dan ayrıldıktan sonra kupayı evine götürmüştü.

Turnuva, meşhur ödülün yanı sıra, Brezilyalı futbolcuların kendilerini ağırdan satmaları için oldukça usta işi gözüküyordu. Brezilya, turnuvayı üçüncü defa kazanan tek ülkeydi. 1994 ve 2006’da turnuvanın Brezilya’ya dönmesi için girişimler olsa da soğuk bir tavırla karşılaşmışlardı ve nihayet Dünya Kupası 2014’te Brezilya kıyılarına dönebilmişti.

1950’nin aksine, ülkenin eski başkentine ev sahipliği onuru bahşedilmişti. Açılış akşamında Brezilya, Hırvatistan’a ev sahipliği yaparken São Paulo Arena’nın parlak ışıkları altında 2014 Dünya Kupası başladı. Güney Amerika bitki örtüsünün geniş bir aranjmanı gibi olan yaklaşık 700 dansçının; Jennifer Lopez, Pitbull ve Brezilyalı şarkıcı Claudia Leitte'nin aşırı derecede ticarete dökülmüş şarkılarında şimi dansı yaptığı müsrif bir açılış seremonisinden sonra en azından ziyaretçiler için gerçek eğlence başlamıştı.

Brezilyalıların bıkkınlık veren iç çekişlerini dışa yansıtmaları 11. dakikada gerçekleşmişti. Beyhude ve hiddetli itirazların ilk el kol hareketlerine yansımalarıydı bunlar. Hırvatistan 1-0 öndeydi. Çoğu zaman soğukkanlı olan Marcelo, kendi ulusunun ümitleri altında adeta çökmüştü. Uzak mesafedeki Perisic’in kestiği orta, Hırvatistan’a sürpriz bir şekilde üstünlük şansını getirmişti. Fakat bu üstünlük uzun sürmeyecekti, Brezilya kısa süre içinde tılsımlı kaptanları Neymar’ın golüyle açığı kapatmıştı.

İlk olarak, sahanın kenarına doğru sol ayağıyla yaptığı bir sürüşle kaleye sinsice yaklaşmış ve Hırvatistan kalecisi Stipe Pletikosa’yı mağlup etmişti. Bir dereceye kadar ikna edici olmasa da penaltı vuruşunda öğleden sonraki ikinci golünü bulmuş ve ülkesini maçta öne taşımıştı. Takım arkadaşı Oscar, uzatmalarda kendi bireysel çabasıyla puan toplama işini bitirdiğinde tüm ulusun ayaklarını yere hafifçe vurmalarında, dizlerini titretmelerinde ve stresten parmaklarını birbirlerine hafifçe vurmalarında sona gelinmişti. Ev sahibi taraftarlar rahat bir nefes alabiliyorlardı, en azından dört günlüğüne.

Fortaleza’da Meksika’ya karşı alınan golsüz beraberliği iki ülkenin de birbirlerine karşı olan tıkanıklıklarını çözdüğü birer zafer maçı takip etti. Meksika ile Brezilya arasındaki yenişememe mücadelesi, ülkelerinin kazanacağı başarı için dua edenler için küçük bir ilham kaynağı olmuştu. Her iki takımda gruplarından mağlubiyet almadan bir üst tura yükseldiler.

Brasilia’daki iki kez Dünya Kupası kazanmış Garrincha’nın adıyla onurlandırılan Mane Garrincha Stadyumu’nda, ev sahibi takım, eleme maçlarından önce Kamerun’a karşı aldığı 4-1’lik galibiyetle öngörülen varoluş amaçlarını teyit etmiş oldular. Fred ve Fernandinho’dan gelen goller Brezilya’nın bir sonraki turda devam edecek olan güvenini sağlama alırken Neymar üçüncü maçta attığı iki golle yine tüm ilgiyi üzerine çekmişti.

Bir anda, turnuva uzak zamanlardaki selefinin şekline bürünmüş gibiydi. 1950’de, Brezilya kazanarak başlamış, ikinci maçta beraber kalmış ve daha sonrasında tekrar kazanarak ikinci tura grup birincisi olarak çıkmışt ve şimdi 2014’te aynısını tekrarladılar. 1950’deki Dünya Kupası’nın göz alıcı hatıralarıyla övünecek yaştaki insanlar, doğal olarak iki turnuva arasındaki benzerliğin final maçının 65. dakikasına kadar sürmesini temenni ediyorlardı. Hassas kalpleri ikinci kez böylesine büyük bir şoku kaldıramayabilirdi.

Brezilya, kendi grubunda Hollanda’nın arkasında ikinci olan Şili’yle karşı karşıyaydı ve son sekize doğru gittikleri yolda beklediklerinden çok daha sert bir sınavla yüzleştiler.

David Luiz, Brezilya adına attığı ilk golünü kutlamak için dörtnala korner bayrağına doğru koşarken, yüzündeki ifade çalı gibi gür bir saçı, sıkıntıdan kurtulmuşluğu ve kendinden geçecek kadar büyük bir coşkuyu yansıtıyordu. Savunmadaki partneri Thiago Silva’nın ön direkte yaptığı asistle Paris Saint-Germain’li defans oyuncusu, takımını Güney Amerikalı rakipleri karşısında 1-0’lık üstünlüğe taşımıştı.

1-0 üstünlükleri sadece 14 dakika sürmüştü. Kendi sahalarında kullandıkları son derece kötü bir taç atışı, rakipleri için bir gol fırsatına dönüşmüştü. Alexis Sanchez neşeli bir şekilde bu durumu avantaja çevirdi ve skoru eşitlemek için Julio Cesar’ın erişemeyeceği noktaya hızlı bir vuruş yaptı.

Her iki taraf da öne geçmek için fırsatlar bulsa da -her iki kaleci de sınanıyordu, Brezilya’nın huzuru kaçmıştı, Şili kalesinin ağları ofsayt sebebiyle iptal edilen bir golle sarsılmıştı- 1-1’lik skor tabelası ilk yarının sonuna kadar aynı kalmıştı. İkinci yarının tamamı, hatta uzatma dakikaları ve penaltılar galibi belirleyecekti.

Her iki milli takım da ilk dört penaltılarından sadece ikişer tanesini başarıyla tamamlamıştı. Altın gol onları birbirlerinden ayırmadan önce her iki tarafın da yalnızca birer penaltı hakkı kalmıştı. Neymar, ülkesinin beşinci ve umutla beklenen son penaltısı için seçildi. Koşmaya başladı, sendeledi, bir anlığına tekledi ve daha sonrasında topu Claudio Bravo’nun çaresizce atladığı köşenin tersine zarif bir şekilde gönderdi. Gonzalo Jara penaltılara tekrardan eşitliği getirme umuduyla geldi ama penaltı vuruşuyla yalnızca sağ direği vurabilmişti. Çabası ve gayreti hedefin uzağındaydı, zaferi Brezilya’ya sunuyordu; kendi ülkesi elenmişti ve ev sahibi ülke çeyrek finale gidiyordu.

O öğleden sonra, Brezilya bir sonraki turda karşılaşacağı rakibini öğrendi. Kendi grubunu lider tamamlayan Kolombiya, Uruguay’ı kendi jeneriklik görüntülerini besleyen bir performansla her maçta ilgi odağı olan James Rodriguez’in attığı iki golle mağlup etmişti. Bu sefer, Brezilya topraklarında 1950 Dünya Kupası’nın yaşanmışlıkları bir kez daha yaşanmayacaktı.

Estadio Castelao’da Brezilya ile Kolombiya’nın mücadelesinde alışıldık bir senaryo bekleniyordu. Ev sahibi takım oyuncuları aynı fikirde buluşmuşlar ve Şili’yi saf dışı bırakırken kullandıkları rotayı kullanmışlardı: Kalenin ağzına doğru yönelen bir köşe vuruşu, arka direkte bekleyen bir savunmacı, alelacele bir vuruş ve erkenden gelen üstünlük. Bu defaya mahsus, zamanında orada olan ve Brezilya’ya üstünlüğü getiren golü atan Thiago Silva’ydı ve gol oldukça erken bir şekilde, yedinci dakikada gelmişti.

Şili’ye karşı oynanan maçın aksine, Brezilya’yı durduran bir şey yoktu. Kolombiya’da James Rodriguez gol atmış, Brezilya maçı gol yemeden tamamlama başarısını gösterememişti. James Rodriguez’in kullandığı penaltı vuruşu golle sonuçlanmıştı ancak bu gol David Luiz’in bugüne kadar attığı en muhteşem frikikten sonra gelmişti. 68. dakika tam bittiği esnada Luiz topa hızla yaklaştı, ayağının üst kısmıyla olağanüstü bir kuvvetle vurdu ve top hedefinden sapmış bir kurşun gibi dönerek kaleye yöneldi. Frikik kullanılan yer yaklaşık 27 metre ve hatta belki de daha uzak olmasına rağmen Kolombiya kalecisi David Ospina, hedefe doğru havada yol alırken karmaşık bir yol izleyen bu topun yol alışını gözlemleyebilmek ve takip edilmek için çok az şey yapabilmişti.

Bir saniye sonra, top kalenin ağlarından sekerek Ospina’nın sırtına geldi. Ospina kontrolsüz bir biçimde yerdeydi artık. Parmak uçları batmaya başlamıştı ve takımı işleri tersine çevirmek için aciz durumdaydı. David Luiz, sevinen takım arkadaşlarının yanlarından koşarak geçti; kollarını sallıyor, göğsü kabarıyor ve bağırıyordu. Çılgın bir sevinçle her iki ayağıyla birden korner bayrağını tekmelemişti. Saha çizgisi ve tribünler arasındaki alanda durmasına rağmen Luiz ve ülkesi yarı finale doğru beraberce koşmaya devam etmişlerdi.

‘Juntos num só ritmo’ (Hepimiz aynı ritimdeyiz) turnuvanın resmi sloganıydı ve buna uygun bir biçimde Brezilya yarı finale ulaşmıştı. Brezilya kadrosunun aynı ritimle oynama konusunda hiçbir sıkıntısı yoktu. Elbette her zaman için kendiliğinden akan, baştan çıkarıcı bir samba gibi değildi -Brezilya’nın Şili ve Kolombiya karşısındaki zaferlerinin sıkı maçlar olduğu söylemek zordu- ama sahadaki, tribündeki ve hatta tribünlerin ötesindeki her bir Brezilyalı aynı ritimle dans ediyor gibi görünüyordu.

Buna karşın, yarı finaldeki rakibi Almanya, yarı finale geldiği yolda, örnek teşkil eden klasik Alman verimliliğiyle kararlaştırılmış bir formasyonla geldikleri gibi dans ederek gelmemişti. Almanya Milli Takımı, turnuvadan elenme tehlikesi yaşamadan yarı finale ulaşmak için plan yapmış ve asla gerçek bir şampiyon gibi oynamamıştı. Joachim Löw’ün öğrencileri, kendi kendine zarar veren Portekiz’e, şanssız durumdaki Birleşik Devletler’e karşı aldıkları galibiyetlerde ve Gana’yla berabere kaldıkları maçta basitçe gerekli olan şeyleri yapmışlardı. Grup aşamasından sonraki iki maçta da ilk önce sinsice Cezayir’i geçip, daha sonrasında Fransa’ya karşı aldıkları tek gollü galibiyetten önce, bu sonuçlar, Almanya’yı grupta birinciliğe taşımıştı.

Brezilya’nın umutları, takımın iki kilit oyuncusu yarı finalde sahaya çıkamayacak durumda oldukları için azalmış durumdaydı. Takım kaptanı Thiago Silva, Kolombiya’ya karşı oynanan maçta Claudio Bravo topu oyuna sokmaya çalışırken engellemeye kalkışmış ve lüzumsuz bir şekilde turnuvadaki ikinci sarı kartını görerek bir maç ceza almıştı. Büyüleyici bir performans gösteren Neymar, Juan Zuniga’nın diziyle yaptığı hareket sonucunda sırtına darbe almıştı ve omurgasında kırık vardı. Bir hastane odasının göreceli rahatlığında takım arkadaşlarını destelemekte zorluk çekecekti. Zamanında iyileşmesi için hiç umut yoktu.

Göze çarpan eksikliklere rağmen, birçok kişi Brezilya’nın ev sahibi avantajını kullanarak Avrupalı rakibini final yolunda yenilgiye uğratacağını tahayyül ediyordu. Dünya Kupası’nda Almanlarla ikinci kez karşılaşıyordu Brezilya. Dünya Kupası’nda ilk ve son dikkate değer maçlarını, Brezilya’nın 2-0 üstünlük kurduğu 2002 Dünya Kupası Finali’nde oynamışlardı. Sabırsızlıkla bekleyen Brezilyalılar final yolculuğuna tanık olmak için hevesle toplandılar. Bu esnada, Almanlarda favori rakibi yenecek olmanın kendinden eminliği görülüyordu. Geriye dönüp bakıldığında, ‘favori olmayanı yenme’ kavramı belki de yüzyılın en yetersiz kalan ifadesi haline gelmişti.

Yanaklarından gözyaşları süzülen genç kadının tepkisini yayınlamak için kamera sahadan tribünlere döndüğünde yarı final henüz 26. Dakikasındaydı. Yanaklarına Brezilya bayrağına çizen genç kadının yüzündeki sarı ve yeşil renkler birbirine bulaşmıştı, bu duruma inanamayarak ağlıyordu. Utancını gizlemek için yüzünü eliyle kapattığında başka biri elini onun omzuna atmış, yakınlaşmışlardı. Sevdiği birini teselli etmeye çalışıyordu ama bu beyhude bir çabaydı.

Statta perişan haldeki Brezilyalılar duymamışlardı ama Jonathan Pearce, ortaya çıkan trajediyi son derece doğru bir biçimde anlatmıştı: “Brezilya aşağılanıyor, küçük düşürülüyor ve adeta hezimete uğruyor,” Almanya’nın dördünü, maçta o ana kadarki son golün tekrarı ekrandayken bağırarak söylüyordu bunları Jonathan Pearce. Dördüncü golden saniyeler sonra, Brezilya oyuna tekrar başlamıştı, topun hakimiyetini yine Almanlara kaptırdı ve Almanlar bir gol daha attıklarında Brezilya artık teslim olmuştu. “Khedira, Özil, Khedira ve 5-0!” Pearce şaşkınlık içinde ifade ediyordu olanları: “Kesinlikle küçük düştüler.”

Thomas Müller’in 11. dakikada gol perdesini aralamasını, kısa bir süre sonra ortaya çıkması beklenen çılgınlığın birkaç belirtisi izlemişti. Ama o altı dakika içinde -23 ve 29 arası- Almanya’nın hücumdaki akıcılığı ve orta sahada kurduğu hakimiyet Brezilya’yı mahvetmişti. Hücumdaki akıcılık, devre arasına kadar sıkı durmalarını söyleyen içgüdülere sahip Brezilya defansını adeta parçalara ayırmıştı. Brezilya defans hattının tüm önsezi yeteneği kaybolmuştu ve takım istenildiği gibi ağır biçimde eleştiriliyordu.

Toni Kroos ve Khedira, farkı Almanya lehine beşe çıkarmadan önce Miroslav Klose, Almanya’nın ikinci golünü atarak, yaraya tuz basarmışçasına Brezilyalı efsane Ronaldo’nun turnuva tarihinde en çok gol atan oyuncu olma unvanını bir anda elinden almıştı.

1950’de Uruguay Brezilya’yı Maracana’da mahcup duruma düşürdüğünde o gün orada olanlar stadyumdaki atmosferi bir cenazeye benzetiyorlardı. Çoktan 5-0 geriye düşmüşler ve hayalleri lime lime olmuştu. Ne var ki beklenmedik bir olay karşısındaki çılgınca kutlamalar sonrasında benzer bir atmosfer stadın çevresini kuşatmıştı. Belo Horizonte’nin üstündeki bulutların yönünü değiştirebilmek için aslında ikinci yarıya hiç de gerek yoktu. Güzel ufuklar şehri son düdükten çok daha önce karanlığa gömülmüştü.

İkinci yarı başladığında, Manuel Neuer’in koruduğu kale hızla kuşatma altına alınmıştı. Luiz Felipe Scolari’nin devre arası konuşması ev sahibi takımı ateşlemişti ve itibarını geri kazanmak için zamana karşı yarışıyordu ama artık kurtarılacak çok az şey kalmıştı. Almanya, Brezilya fırtınasını bertaraf etti, Neuer bir dolu çabayı geri püskürttü ve kısa bir süre sonra Andre Schürrle yedek kulübesinden gelerek iki gol birden attığında artık ortada çok daha büyük bir sefalet vardı. İlkinde yakın direkte topa sadece dokunmuştu. İkincisinde görkemli bir vuruş yapmıştı, top Julio Cesar’ın yanından şimşek gibi geçiyordu.

Maçın son saniyelerinde gelen Oscar’ın golü sayıları oldukça az taraftarın yaptığı tezahüratlarla karşılanmıştı, teselli niyetindeydi. Oscar golü attığında, Brezilya tribünlerinin bazı kısımları Schürrle’nin ikinci golünden bu yana ilk kez bu kadar uzun süreli tezahüratta bulunmuşlardı. Maçın geri kalan kısmını ise -aslında kendi takımları için hazırda tuttukları- Almanların yaptığı paslarda “Oley” çekerek geçirmişlerdi.

Bu esnada, diğerleri yenilgiyi espriyle geçiştirip değerini azaltmaya çalışmamış, bunun yerine sessizce oturmuşlardı. Televizyon kameraları onlara yardım edememişti ancak merceklerini -kendilerini güldürebilenlerin sayısından oldukça fazla olan- gözyaşlarının ve uzun süreli dalgın bakışların olduğu kalabalığa doğru çevirerek hikâyeyi anlatabilmişti.

Meksikalı hakem Marco Rodriguez, Almanya için rüya gibi, Brezilya için ise adeta bir kâbus gibi olan bu yarı final maçını nihayet bitirmişti. Tıpkı 1950’de Uruguaylıların zaferlerini kutlamak için biraz bekledikleri gibi -bu ev sahibi takımın çektiği acının bariz bir örneğiydi- Almanlar da eğlenceyi ayarında tutmuşlardı.

Maç sonu röportajlarında, Almanya milli takım kaptanı Philipp Lahm atmosferi “sevinçten havalara uçulacak cinsten değil” diyerek tarif etmişti. Takım arkadaşlarının büyük çoğunluğu zaferlerini methetmeme konusunda onunla aynı fikirdeyken, rakiplerini de teselli ediyorlardı. Takım arkadaşı Per Mertesacker ve menajer Löw, baskılarının yüküne vurgu yaparak rakipleriyle empati kurabilmek adına, Almanya’nın ev sahipliğinde düzenlenen 2006 Dünya Kupası’nda milli takımlarının yarı finalde elenişi ile Brezilya’nın mağlubiyeti arasında benzerlik kurarak Lahm’a katılıyorlardı.

Ertesi sabah gazeteler böyle bir ihtiyat göstermiyorlardı. Onların yaptıkları habercilik, Brezilya’nın her yanında acı verici okumalara yol açtı. Gazeta Do Povo’nun manşetinde ‘Yenilgilerin yenilgisi’ yazıyordu. Correio Braziliense’de ‘Ebedi utanç’, Estado de Minas’da ‘Brezilya futbolunun en büyük utancı’ manşetleri atılmıştı. Başka yerlerde, birçok gazete kalp kırıklıklarını tekrar yaşatmamak için yaşanan olayın detaylarına inemedi ve bunun yerine, yaşadıkları şoku ve ıstırabı gösterebilmek adına tek kelimelik başlıklar seçtiler. A Gazeta’da ‘Katliam’, O Liberal’da ‘Aşağıladılar!’, Jornal da Manha’da ‘Rezalet’ başlıkları okunuyordu.

Maçtan birkaç gün sonra Brezilya, Hollanda’ya karşı oynadığı üçüncülük maçında aldığı mağlubiyetle durum daha da kötü gözükürken Almanya finalde Arjantin’i mağlup etmişti. Yenilginin ehemmiyeti daha da belirginleşmişti ve felaket artık kendi takma ismiyle anılıyordu. 1950’deki Maracanazo trajedisinin ismini maçın oynandığı stattan alması gibi Estadio Mineirao'daki 7-1’lik yıkım da aynı şekilde adlandırıldı: Mineiraço.

Daha önce hiçbir Brezilya takımı bir maçta yedi gol birden yememiş, kendi evinde asla üzerine basa basa bir mağlubiyet tatmamış veya tek bir Dünya Kupası boyunca hiçbir zaman bu kadar çok gol yiyerek boyun eğmemişti. Daha da önemlisi, Brezilya daha önce hiç bu kadar rencide olmamıştı veya çok sevdikleri takımları tarafından böylesine apaçık bir biçimde ihanete uğramamıştı. Scolari’nin Seleçao’su tarihe geçmişti ancak onlar, kendilerini bir anda çırılçıplak bulmuş ve utanmışlardı. Uzun boylu ve alabildiğine uzun kollarıyla Kurtarıcı İsa Heykeli gibiydiler.

Nesiller boyunca, Brezilyalılar haklı olarak bu güzel oyunun büyüleyici mirasına verdikleri katkı sebebiyle kendileriyle gurur duyuyorlardı ve ünlü bir aforizma zarifçe bu kalıcı etkiyi açıklıyor: “İngilizler bu oyunu icat etti, Brezilyalılar mükemmelleştirdi.”

Her iki tarzda da yapılabilecek çok az tartışma var. Eşsiz beş yıldız Brezilya armasının üstünde duruyor ve bu unvanlardan her birinin kazanıldığı tarz, onların mükemmelliğin peşinde olan inanılmaz başarıları konusunda bolca kanıt sağlıyor. Ancak, eğer 1950 ve 2014’teki benzeşen olaylara bakarak hükme varılacaksa -evlerinde düzenlenen bu turnuvaların yarattığı hayal kırıklıkları ve hâlâ taşıdıkları yara izleri duruyordu- bu mükemmellik anları, Brezilyalıların çok istedikleri mutlak istikrar konusunda noksanlıklar yaratabilirdi.

Eliteserien

Eliteserien : Molde vs Start (5-0)

13 SAAT ÖNCE
Futbol

İngiliz futbolunda neler oluyor?

YESTERDAY AT 15:05
Related Topics
Futbol
Share this with
Copy
Share this article