Futbol

Drama, entrika ve mücadeleye hazır olun; Premier Lig döndü!

Share this with
Copy
Share this article

Premier-League-Klubs schon vor Corona in Schieflage

Image credit: SID

ByEurosport Türkiye
17/06/2020 at 07:07

Premier Lig bugün geri dönüyor!

*Bu yazı ilk olarak The Athletic'te yayımlanmış ve Tifosi Blog ekibi tarafından çevirilmiştir.

Doksan dokuz gün. Çok daha uzun hissettirdiği kesin. King Power’da Leicester City ve Aston Villa oyuncuları sahayı terk ederken gelecekte yaşanacakları pek az insan tahmin edebilirdi. Önlem olarak sadece maç öncesi tokalaşmalarının kaldırıldığı o haftadan sonra Premier Lig dondurulmak zorunda kalındı. Artık Haziran ortasındayız ve buzlar yavaş yavaş çözülüyor.

Futbol

José

07/07/2020 AT 12:57

Kimileri sezona devam edilmemesini istedi. Sezonu hiç oynanmamış saymak ya da ödül ve katılım haklarını mevcut sıralamaya göre dağıtmak öne çıkan fikirler arasındaydı. Lakin Premier Lig bu fikirlere mesafeli durdu. Üç aydır değişmeyen puan tablosu, boş tribünlerin kuşattığı Villa Park ve Etihad’daki maçlarla birlikte değiştiğini fark edeceğimiz tek şey olmayacak. Premier Lig dondurulmuş durumdayken hayatımız da değişti.

Leicester’ın Villa’ya karşı aldığı 4-0’lık galibiyet ligin 288. ve aradan önceki son maçıydı. Belki o maçın Ederson’un McTominay’e asist yaptığı maçtan sadece bir sonraki gün olduğunu söylemek hatırlamanıza yardımcı olur. Ya da Billy Gilmour ve Mason Mount’ın yıldızlaştığı Chelsea-Everton maçından 2 gün sonra. Aynı hafta oynanan bir başka maç ise 279 sayılı 2-1’lik Liverpool-Bournemouth maçıydı. Jürgen Klopp ve takımı kazanarak puan farkını 25’e çıkarıp 30 yıl sonra Premier League kupasına değecek kadar yaklaşmıştı. Ya da biz öyle sanmıştık.

Peki sezonun daha da önceki bölümlerinden akıllarda neler kaldı? Liverpool’un acımasız oyunu, De Bruyne’nin muhteşem formu, United’ın ilk hafta Chelsea’ye karşı aldığı 4-0’lık galibiyet, Leicester, Wolves, Sheffield gibi takımları izlemenin verdiği farklı zevk, Tammy Abraham, Wilfred Ndidi, Trent Alexander-Arnold, Marcus Rashford, Dominic Calwert-Lewin, Adama Traore, Gabriel Martinelli, Dwight McNeil ve birçok başka genç yetenek, Arsenal, Everton, Tottenham, West Ham ve özellikle de Watford’da yeni antrenörlerin yaptığı etki... 9-0 biten maçı hatırlıyor musunuz? Hangi oyuncunun Noel’de kardan adam kılığında Lamborgini’siyle birinin evine çarptığını? Bitmek bilmez VAR tartışmaları da aklınızda mı?

Mevsimin aksine serin bir Ağustos akşamı Anfield’da oynadıkları 4-1’lik Norwich maçından bu yana Liverpool için sezon bir geçit töreninden ibaret oldu. Puan durumu da bu kanıyı destekliyor. 27 galibiyet, bir beraberlik ve Watford’a karşı alınan bir mağlubiyet. Fakat gerçek bununla ifade edilemez. Her şey, her bir oyuncunun Jürgen Klopp altında maksimum verimle oynaması sayesinde kazanıldı. Aslında parçalar toplamı bütünden daha azdı. Geçtiğimiz sezon Premier League tarihindeki en yüksek üçüncü puanı toplayıp Manchester City’nin arkasında kaldıktan sonra Klopp bir sonraki yıl çok daha odaklanmış olarak dönecekleri konusunda emindi. Haklı da çıktı.

Kasım ayında The Athletic’e verdiği bir röportajda Klopp, kendisi ve teknik ekibin soyunma odasındaki düşünce yapısını değiştirmek için çok çalıştığını belirtmişti. Oyuncular Klopp’un konuşmalarındaki etkileyicilikten memnun olsa da Klopp ilk cümleden sonra her şeyin o anda aklına geldiğini belirtiyor. Asıl psikolojik etkiyi yaratanın da kulübün bu konudaki uzmanı Lee Richardson olduğunu iddia ediyor. Nasıl yaptıkları çok da önemli değil zaten ama etkisi bir hayli önemli ve sıra dışı. Yıllardır dağınık ve bırakın bir sezonu, basit bir maçta bile baskıyı kaldıramayan takım artık değişti.

Bazen küçük çatlaklara rastlasalar da çözüm üretmekte geç kalmadılar. Bu sezon da birçok maçı geriden gelerek kazanmaları örnek olarak gösterilebilir. Sheffield, Leicester, Tottenham, Aston Villa, Crystal Palace, Manchester United gibi maçların tamamını son dakika golleriyle kazandıktan sonra Manchester City’yi de yenerek sekiz haftalık bir periyottan hasarsız çıkmışlardı. Takımın psikolojik yapısındaki değişim sadece skorlarda değil ilişkilerde de etkili oldu. Mane, Burnley’e karşı 3-0 önde götürdükleri maçta Salah’a sinirlense de aralarındaki sorun soyunma odasına gitmeden çözülmüştü.

Hem Mane hem Salah oyunun zirvesine giden yolda futbola odaklanmakta zorlanmıştı. Biri ıssız bir Senegal köyünden ailesini bırakıp hayalinin peşinde koşmak için ayrılırken diğeri de Mısır’ı minibüs koltuklarında dolaşmıştı. Şimdi ise bembeyaz dişli tuhaf bir Brezilyalıyla beraber oluşturdukları forvet hattı futbol dünyasını imrendiriyor.

Fabinho, Mane ve Salah’ın attığı goller Manchester City’yi henüz 12 maç oynanmışken dokuz puan geride bırakmıştı. O günden bu yana fark hep arttı. Pep Guardiola maçın skoru 0-0’ken Trent’in eline çarpan topa penaltı verilse ve pozisyonun devamında Fabinho topu City ağlarına yollamasa olaylar nasıl gelişirdi diye düşünmekte haklı. Guardiola VAR’ın kararını beklemişti ama VAR onun yanında değildi. Mağlubiyet ligin kaderini ne kadar etkilese de Guardiola o maça kadar zaten iki kez (İKİ KEZ, İKİ!) kaybetmişti. Norwich’e karşı alınan, 3-2’lik enfes bir maça sahne olan mağlubiyet ve Adama Traore’nin tek kişilik şovu. Kompany’nin ayrılığından sonra savunmaya yeni bir takviye yapmaları gerektiğini zor yoldan öğrenmişlerdi.

Ligin zirvesindeki iki takım da savunmalarının Premier Lig’e yeni ayak basmasına rağmen hızlı alışan 29 yaşındaki Finli tarafından parçalanışına şahit olmuştu. Pukki’nin yaptıkları kendisinin Messi ve Ronaldo’dan daha popüler olduğu Fin kasabası Kotka’da şaşkınlıkla karşılanmasa da aynı şeyi İngiltere’nin doğu kıyıları için söylemek zordu. 22 numarayı terleten oyuncunun yaptığı patlama Norwich mağazasında ‘2’ rakamının kalmamasına sebebiyet vermişti. İlk haftalarda Pukki, Cantwell ve takım arkadaşları övgüleri toplarken Farke’nin takımı iyi işler çıkarıyordu. Ne yazık ki rüya kısa sürdü ve yavaş yavaş dibe oturdular. İyi bir geri dönüş onlar için artık bir zorunluluk.

Yeni yükselen bir diğer takım olan Sheffield için işler daha iyi gitti. Wilder’ın göreve geldiğinde yaptığı ilk işlerden biri koltuğuna oturduğu meslektaşı Nigel Adkins’in astığı motivasyon posterlerini kaldırmak olmuştu. Dört yıl ve iki küme atlamanın ardından yeniden imkânsıza meydan okuyan takımın hedefi Avrupa bileti. Savunma istatistikleri veri analizcilerinde şok etkisi yaratırken diğer takımların ciddi kayıplar yaşadığı Noel dönemini sakatlıksız atlatmaları da kulüp doktorlarında aynı etkiyi yarattı. Sırları mı? Belki de oyuncuların fiziksel ve zihinsel limitlerini zorlayan ‘Terror Tuesday’ antrenmanları etkili olmuştur.

Üçüncü ve son yeni takım olan Aston Villa da birçoğu Jack Grealish’in oyun planından kopup kendi başına bir şeyler denemesinden kaynaklanan pozitif gelişmeler yaşadı ama istikrar ve dirençlerini yitirmeleri onları da Norwich gibi bir sona götürdü. İlk yarılarda sergiledikleri birçok iyi performans ikinci yarılarda cezalandırıldı. Buna rağmen birkaç kez duraklamalarda gol bulmayı başardılar. Onlar için asıl problem, ilk örneğin ikinciden sık gerçekleşmesi. Dean Smith kapanışını yaptıkları ligi tekrar açacak olan takımından daha iyi olmalarını bekliyor.

Newcastle United da Wilder-Smith profilinde, kulüp için çalışmaktan keyif alacak yerel bir teknik direktörü görev başına getirdi. Steve Bruce ilk günden bu yana cevaplanması zor sorularla yüzleşti. Bruce hiçbir zaman heyecan veren bir futbol vadetmese de emek ve çalışkanlık vaatleri arasındaydı. Leicester’dan beş fark yedikleri maçtan sonra oyunculara ‘işkence’ eden antrenör sadece bir hafta sonra Manchester United’ı kulübün gençlerinden Mathieu Longstaff sayesinde mağlup etmişti. Futbolun dönüşü de Newcastle taraftarlarının en azından 90 dakikalığına yeni sahiplerini düşünmeyi bırakıp sahaya odaklanmalarını sağlayabilir.

Tottenham’ın sezon başında çektiği sancılar gitgide ciddileşti. The Athletic, 6 Ekim’de Mauricio Pochettino’nun geçen sene Şampiyonlar Ligi finaline çıkardığı futbolcularıyla arasının açıldığını söylüyordu. Bir oyuncu “eski antrenmanlar ve aynı sözlerden” şikâyetçi olurken bir başka kaynak da “bu yönetimden sıkıldıklarını” belirtiyordu. 19 Kasım günü Pochettino ile yollar ayrıldığında kaynaklardan biri Pochettino’nun “sürekli somurttuğunu” beyan etmişti.

Bu şartlar altında, Daniel Levy’nin bir önceki kulübünden tam olarak bu şekilde ayrılmış Mourinho’yu getirmesi şaşırtıcıydı. Chelsea ve Manchester United’da da teknik direktörlük yapmış antrenör gelir gelmez moralleri düzeltti, teknik ekibi etkilemeyi başardı ve ilk üç maçını yeniden doğmuş Dele Alli’nin yardımlarıyla kazandı. Fakat Pochettino’nun kuyusunu kazanlar Mourinho için de ufukta görünüyordu. Harry Kane ya sakat ya formsuzdu… Bir de acaba Tottenham fazla mı nazik oynuyordu?

Benzer olaylar Kuzey Londra’nın bir diğer kulübünde daha vuku buluyordu. Bu seferki günah keçisi ise Granit Xhaka’ydı. 2-2’lik hatalarla dolu bir Crystal Palace maçında kenara alınırkenki öfkesi, takım arkadaşları tarafından hemen avutulmaya çalışılsa da geri dönüşü olmayan bir umutsuzluk alametiydi. 29 Kasım’da kovulacak olan Unai Emery’nin Arsenal’in başında geçirdiği 1,5 yılın özeti gibiydi yaşanan memnuniyetsizlik ve verimsizlik. Arsene Wenger’in ayrılışyla başlayan cesur yeni dönem pek de beklendiği gibi devam etmemişti. Yeni ‘cesur yeni’ dönem ise Manchester City’de Guardiola’nın asistanlığını yaparken duvarları taktik çizimleriyle kaplı olan bir evde yaşayan Mikel Arteta’yla başlamıştı.

Everton’ın hikâyesi de benzerdi. Marco Silva otoritesini ve fikirlerini oyunculara kabul ettirmekte yukarıdaki örneklerden bile daha gerideydi. Oldukça değerli oyunculardan oluşan Everton kadrosu Marco Silva bir yana, kulübün üç büyük yöneticisi olan ‘hayalperest, eski toprak ve arabulucu’ (Moshiri, Kenwright ve Brands) ile de ortak bir hedefte buluşamıyordu. Taraftarların sabrını taşıran son damla Kasım ayında Norwich’e karşı içeride alınan 2-0’lık mağlubiyet olsa da resmi karar için biri derbide olmak üzere alınan iki mağlubiyet ve Moshiri’nin 12 saatlik ıstıraplı karar verme sürecini bekleyeceklerdi. O zamanlar Everton küme düşme potasındaydı. Duncan Ferguson, geçici olarak getirildiği görevinde takıma yeni bir enerji ve birlik katmayı başardı. Yine de şimdilik koltuğuna geçen Ancelotti’ye yardımcı olmaktan ve İtalyan’ın beraberinde getirdiği ağırbaşlılık, otorite ve karmaşık durumları basite indirgeme alışkanlığından memnun. Bu değişimden en çok yararlanan ise Calvert-Lewin oldu.

Sonbaharın bir döneminde Southampton yöneticileri de bir teknik direktör değişiminin gerekli olup olmadığını düşündü. Sekizinci maçtan alınan sadece bir puan ve Premier League çağının en farklı iki mağlubiyetinden biri olan 9-0’lık Leicester mağlubiyeti de düşünüldüğünde haksız sayılmazlardı. Dağınık savunmaları içeride oynadıkları Leicester ve Everton maçlarında 49 şuta izin vermişti. Ralph Hasenhüttl’ın imzalarından olan pres oyunu da zamanla ciddi düşüş yaşamıştı.

Neyse ki Hasenhuttl soğukkanlılığını korudu, yönetim de. Danny Ings’in kilit rol oynadığı ivmelenme bireysel bir silkinmeden ziyade takım başarısıydı. Son birkaç senedeki yükselme, Southampton’ın doğru yönde hareket ettiğinin göstergesi. Zaten buna inanmasalardı Hasenhuttl’a dört yıllık bir kontrat imzalatmazlardı.

Premier Lig’de istikrar arayan kulüpler için Burnley ve Sean Dyche iyi bir örnek. Oynadıkları oyun kimileri tarafından eleştirilse de analizler onların güçlü yanlarını, özellikle ikinci topları, ne kadar iyi kullandıklarını gösteriyor. Stoperleri James Tarkowski ve Ben Mee savunmanın temel istatistiklerinde zirveye oynuyorlar. Kanatta ise Manchester United tarafından reddedilmenin verdiği hırsla oynayan genç McNeil var.

Crystal Palace’ın zirve ligdeki yedinci sezonu yine Roy Hodgson’la beraber istikrarlı ilerleme kat edilen bir sezon oldu. İspanyol kaleci Guaita olması gerekenden biraz fazla test edilince Premier Lig’in en yaşlı kadrosunun kısa vadede hasar almadan nasıl maksimum yenilenmeyi gerçekleştirebileceği gündeme geldi lakin arka arkaya üç kez 1-0’la kazanılması onları hem 11. sıraya çıkaracak hem de şüpheleri azaltacaktı. Wilfried Zaha’nın en verimli sezonunu yaşamadığı aşikar ama 500’den fazla kez faul yapılan bu adamın asla pes etmeyeceğini söylemek yanlış olmaz.

İstikrar meyvesini verecektir. Watford geçtiğimiz sezon kendilerini FA Cup finaline çıkaran Javi Gracia’yla bu motto ışığında yola devam etmeyi planlıyordu lakin ilk dört maçta alınan bir puanla sabırlar erkenden tükendi. İkinci bir şans için dönen Quique Sanchez Flores 85 gün, 10 maç dayandı ve yedi puan toplayabildi. Kapı onun için de sonuna kadar açılmıştı. Kapıdan çıkarken yönetimin onu sorgulamak yerine güvenip işini yapmasına izin vermesi gerektiğini söyleyerek polemik yaratmayı da ihmal etmedi.

Watford, oyunculara yaklaşımı ilgi alanlarından olan askerlik ve tarihe benzeyen Nigel Pearson’ı getirerek kesinlikle beklenmedik bir hamle yaptı ama yükselişleri kararın doğruluğuna şüphe bırakmıyordu. Pearson geldiğinde ellerinde 15 maçtan alınan sekiz puan ve ıssız bir yirmincilik vardı. O günden beri 14 maçta 19 puan alarak kıl payıyla küme düşme potasından çıktılar. Bir kulüp üyesine göre Pearson oyuncuların kafasına girmeyi başarmıştı.

Psikoloji her menajer için büyük önem teşkil ediyor. Bir takımın oyun stilini baştan aşağı değiştirmek başlı başına bir meydan okuma. Geçtiğimiz sene Chris Hughton’la en düşük dördüncü topla oynama oranına sahip olan Brighton, bu sene 12 basamak yukarı çıktı. İşlerin iyi gittiğine dair Arsenal deplasmanında topa hükmederek alınan galibiyet gibi birkaç alamet gösterseler de maçlar durdurulduğunda karşımızda son 14 maçının sadece bir tanesini kazanabilmiş çöküşün eşiğinde bir takım vardı. Onlar için mesele göze hoş gelen bu stille gerekli olan sonucu harmanlayabilmek. Potter’ın da dediği gibi, “Futbol bir güzellik yarışması değil”. Sezonun geri kalanı onlar için sadece yaşam mücadelesi olacak.

Aynısı Bournemouth için de geçerli. Bu Premier Lig'deki beşinci sezonları ve hayat onlar için kolaylaşmaktan ziyade zorlaşıyor gibi gözüküyor. Eddie Howe yönetimi altında oynadıkları doğal, akıcı futbol sayesinde nam saldılar fakat oyun stilleri sıradanlaştı, hücum zekaları köreldi ve pres oyunları etkisizleşti. Brighton ve Villa'ya karşı aldıkları kritik galibiyetler küme düşme endişelerini hafifletmiş olsa da şu anda averaj farkıyla küme düşme potasında bulunuyorlar. Yayın gelirlerine böylesine bağımlı bir kulüp için bu ciddi bir endişe. Bir başka endişe de 30 Haziran’da sözleşmesi sona erecek olan Ryan Fraser’ın daha sezon bitmeden takımdan ayrılma ihtimali.

Sezona ağır bir Manchester City mağlubiyetiyle giren West Ham, sonraki altı maçta da yenilmeyerek lige umut verici bir başlangıç yaptı. Ama sonrasındaki 12 maçta gelen dokuz mağlubiyet, takvim yılı sona ererken Manuel Pellegrini’nin sonunu getirdi. Kulüp içi bir kaynak, oyunları için bir keresinde, “Bir kez basıyorlar, ikinci kez basıyorlar, sonra yürümeye başlıyorlar.” demişti. 18 ay önce Pellegrini’ye yerini bırakan David Moyes’u yeniden takımın başına getirme kararı, sahne arkasındaki bulanık aklın bir belirtisi gibi görünüyordu. Moyes ‘temellere dönüş’ yaklaşımıyla durumu biraz iyileştirmiş olsa da antrenörü ve yöneticileri yeterince hırslı olmamakla suçlanan Çekiçler hala ateş hattında bulunuyor.

Ocak ayında Burnley karşısında ligdeki sekizinci mağlubiyetini alan Manchester United’da Glazer rejimine duyulan tatminsizlik asla gündemden düşmüyor. Yönetim ile taraftarların fikirlerinin örtüştüğü nadir noktalardan biri ise Ole Gunnar Solksjaer. Norveçliye olan inancın temelleri, kendisinin sahne arkasında Sir Alex Ferguson’un emekliliğinden beri yolunu bulamayan kulüpte yeni bir kültür yaratmak için doğru adımları attığı inancına dayanıyor. Bunu saha üzerinde henüz yüzde yüz kanıtlayamamış olsalar da başta iki maçta da ezeli rakiplerini mağlup etmeleri olmak üzere büyük maçlarda gayet iyi performans gösterdiler. Ve bazı işaretler de Ocak’ta Bruno Fernandes’e imza attırmalarıyla köşeyi dönmüş olabileceklerini gösteriyor.

Solksjaer atamasının amacı, kaybolan değerleri yeniden kazanıp yeniden bir kimlik ve uzun vadeli bir hedef kazanmaktı. Ve eski oyuncularını başa getiren diğer iki dev kulüp için de bu amaçlar aynıydı. Zor bir başlangıcın ardından Arsenal teknik direktörü Mikel Arteta, doğru yolu bulmuş gibi görünüyor. Chelsea’nin ise Frank Lampard yönetimi altında bir yükselip bir düştü. Ama -puanları geçen yıl bu noktada Sarri yönetimindeyken sahip olduklarından az olsa da- Tammy Abraham, Mason Mount, Reece James ve Callum Hudson-Odoi gibi özkaynak gençlerin gelişi gelecekleri için çok büyük önem arz ediyor. Şampiyonlar Ligi elemelerine gitmeyi başarsalar da başaramasalar da takım, yıllardır aradığı rönesansı bulmuş durumda.

Lig, ilgi çekici Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi mücadeleleriyle dönecek. Bu mücadelelere birçok Big 6 dışı kulübün ortak oluşu işleri daha da ilginçleştiriyor. Arsenal, Chelsea ve Manchester United ile beraber Wolves da pandemiden önce oldukça formdaydı. Avrupa Ligi ile yoğunlaşan fikstürleri zaman zaman kadrolarının sınırlarını zorlasa da Nuno Espirito Santo ve öğrencileri durumu iyi şekilde yönetmeyi başardılar. Premier Lig’in en çok gelişim gösteren ve en dikkat çekici oyuncularından birine, Adama Traore’ye sahipler. Rakip beklere kâbuslar gördüren İspanyol o kadar hızlı ki antrenmanlarını yavaşlayıp daha etkili oynamaya yöneltmiş durumda.

Leicester artık hırslı, dikine, mobil futbolda Wolves gibi Premier Lig kulüplerinin ilham aldığı bir standart haline geldi. 2016’daki şampiyonluklarından sonra, doğal olarak, bir gerileme dönemi yaşadılar. Fakat 2019 Şubat’ında göreve gelen Brendan Rodgers, takıma yeniden heyecan verici, gelişen, en iyileri hariç tüm rakipleri alt eden bir kimlik kazandırdı. Ricardo Pereira, Çağlar Söyüncü, Ben Chilwell ve Ndidi başta olmak üzere takımın oyuncuları gösterdikleri gelişimle Premier Lig’in en iyilerinden oldular. 33 yaşındaki Jamie Vardy ise hiç olmadığı kadar hızlı ve korku uyandırıcı.

Rodgers’ın takımı sezon başındaki momentumunu yeniden yakalayamasa da sıralamada üçüncü sırada bulunuyorlar. Hemen dört puan önlerinde, kupa turnuvalarında şu ana kadar gösterdiği başarının aksine ligde bir hayal kırıklığı olan Manchester City var. Bir yandan veriler aldıkları yenilgileri ‘tuhaf’ kılıyor, öte yanda ise sıkışık maçlarda defansif hatalarının yanında hücumda da sonucu bulamadıkları gerçeği var. Bunlarla beraber, presleri de önceki iki sezonki yoğunluğundan uzak. Kadronun kalanının aksine performansı daha da iyileşen De Bruyne’leri olmasa Liverpool’dan daha bile uzaklara sürüklenebilirlerdi.

Daha Boxing Day’de, Liverpool King Power’da Leicester karşısında 4-0’lık süper bir zafer aldığında şampiyonluklarının kaçınılmazlığı havada seziliyordu. City, Kırmızıların bir noktada tökezlemesini, durmasını ve kendilerini fazla özgüven nedenli bir krizin ortasında bulmalarını umuyordu. Ama bu olmadı. Liverpool kış arasından sonra öncesi kadar iyi değildi ve üç aylık aradan önceki dokuz gün içinde de hem Şampiyonlar Ligi hem de FA Cup’tan elenmişlerdi ama odaklarını asla kaybetmediler.

7 Mart’ta Bournemouth’u yendiklerinde hedeflerine yalnızca dokuz puan uzaktalardı. O öğlen Anfield’da Klopp’un havaya salladığı yumrukları, her zamankinden daha vurucuydu. Bekleyişin sona ermek üzere olduğunu biliyorlardı. Sonraki gün Manchester City'nin Old Trafford’da United’a kaybetmesiyle hedeflerine daha da yaklaştılar. Önlerindeki dokuz maçta maksimum altı puana ihtiyaç duyacaklardı.

Ve sonra, Liverpool tam da 16 Mart’ta Goodison Park’ta ya da beş gün sonra Crystal Palace’a karşı Anfield’da kupayı kaldırmanın hayalini kurarken, her şey değişti. 12 Mart’ta hükümet futbol maçlarını iptal etmek ya da seyircisiz oynatmak için hiçbir sebep olmadığını söylese de o akşam Mikel Arteta ve Callum Hudson Odoi’nin testlerinin pozitif çıkması, Premier Lig ve EFL liglerinin askıya alınmasıyla sonuçlandı.

Klopp, her zaman olduğu gibi yine güzel konuştu. “Daha önce de dediğim gibi, futbol önemli olmayıp da önemli gözüken şeylerde başta geliyor ve şu anda da futbolun, maçların hiçbir önemi yok. Elbette boş tribünlerin karşısında oynamayı ya da turnuvaların iptal olmasını istemiyoruz ama eğer bu tek bir kişinin bile sağlını korumasını sağlayacaksa bunu yaparız. Kuşkusuz.”

İngiliz liglerinin de İskoçya ve Fransa'da olduğu gibi kısa kesilip maç başına ortalama puan sistemiyle sonuçlarının belirlenmesi ya da Hollanda’da olduğu gibi şampiyon, küme yükselme ve düşme olmadan sona erdirilmesi ihtimalleri konuşuldu.

99 gün geçti ve şimdi Premier Lig, çok farklı bir havada, geri dönüyor. Liverpool, uzun bekleyişleri sona erdiğinde öforisini taraftarsız tribünler önünde yaşamak durumunda. Kümede kalma mücadelesi veren ev sahiplerinin arkalarında o baskı, endişe, heyecan dolu atmosfer olmayacak. Eşi benzeri görülmemiş bir sezon olarak tarihe geçecek.

Pek alıştığımız haliyle olmasa da futbol geri döndü. Canlı sporun huzur verici varlığı ve yaşattığı açıklanamaz hisler, bizler için çok şey ifade ediyor. Stadyumlar boş olsa da drama, heyecan, entrika ve öfke yine orada olacak. Neşe ve gözyaşları yine olacak. Ne de olsa, önümüzde tamamlanmamış bir iş var.

Futbol

Manchester City’nin transfer gündeminde neler oluyor?

04/07/2020 AT 14:06
Futbol

Kevin De Bruyne tarihe geçti

04/07/2020 AT 10:02
Related Topics
FutbolArsenalManchester UnitedLiverpoolMore
Share this with
Copy
Share this article