Bu yazıma Şampiyonlar Ligi’ni ne kadar çok sevdiğimi söyleyerek başlamak istiyorum.
Zaten hepimiz sevmiyor muyuz?
Benim için Şampiyonlar Ligi her zaman dünyanın en iyi turnuvası oldu. Kupadan ve marştan öte bir şey çocukluğuma dayanan bir şey var onda.
Futbol
Şampiyon Chelsea, Barcelona'yı bekliyor
11 SAAT ÖNCE
2000'lerin başındaki Şampiyonlar Ligi gecelerinin özellikle benim gibi göçmen ailelerden gelen çocuklar için çok özel olduğunu söylediğimde benim jenerasyondaki birçok insan adına konuştuğumu düşünüyorum.
Yani, ben Türk ailesiyle Gelsenkirchen’de büyüdüm. Ne zaman bir Türk takımı Avrupa’da maç yapsa ailem yaptıkları şeyi bırakırdı. Hayatları ona bağlıymış gibi o takımı desteklerlerdi.
2000’de Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kazanmasını asla unutmayacağım. 9 yaşındaydım. Fenerbahçeli annem hariç tüm ailem aslında Galatasaraylı. Her neyse…Finali hep beraber izliyorduk ve Arsenal’ı penaltılarla yendiğimizde benden 6 yaş büyük İlhan Amcam gözyaşlarına boğulmuştu.
https://i.eurosport.com/2021/04/23/3119758.jpg
Hahaha! Bebek gibi ağlıyordu!
Bu, çocukluğumdaki en iyi hatıralardan biriydi.
Tüm saygımla söylüyorum ama o bir UEFA Kupası’ydı.
Şampiyonlar Ligi’nin ne anlama gelebileceğini hayal edebiliyor musunuz? Daha sonra oynamaya başladığımda benim için ne anlama geldiğini hayal edebiliyor musunuz? Benim için Şampiyonlar Ligi’ni kazanmanın ne anlama gelebileceğini hayal edebiliyor musunuz?
Kariyerimde hala düşündüğüm tek bir maç var. 2013 yılındaki Bayern Munih-Borussia Dortmund , Şampiyonlar Ligi finalini hatırlarsınız. Çok iyi hissediyorduk. En iyi sezonlarımdan birini geçiriyordum ve o maçta gol bile attım. Kupayı kazanmak bunun da süsü olacaktı ama 2-1 kaybettik.
Kabus gibiydi. Maçtan sonra bile anlayamadım. Nasıl? Neden?
Öyle bir şansı tekrardan elde edebilecek miyim?
Dürüst olmak gerekirse, o final hala aklımdan çıkmıyor. O kupayı çok istiyorum.
Ama aynı zamanda çok fazla bir şey istersen onu asla alamayacağından da korkuyorum.
Bunun gibi düşünceler aslında geceleri beni uyanık tutuyor. Biliyorum bu şüpheleri ve korkuları geride bırakmam gerekiyor ama kolay değil. Elbette, hiçbir zaman güvensizliği olmayan, kendine süper güvenen bir adam olduğumu söyleyebilirim. Belki de yapılacak normal şey budur, değil mi?
Ama bunu söylersem size veya kendime dürüst olmam.
Aslında, sizinler burada birkaç düşünmedi paylaşmak isterim. Çünkü pek çok insanın biz futbolcuların bu mükemmel hayatları yaşadığımızı düşündüğünü hissediyorum, sanki hiç rahatsız edilmeyen bir tür mutluluk balonunun içindeymişiz gibi. Ve bu gerçekten hiç de böyle değil.
Ailemi veya kardeşimi sekiz aydan daha fazla bir süredir görmüyorum. Ailemin geri kalanını bir yıldan fazladır göremiyorum. En yakın arkadaşlarım çok uzakta. Bunun bir kısmı elbette pandemiye bağlı ve birçok insanın benzer durumlarda olduğunu biliyorum.
Ama tamamen dürüst olmak gerekirse tüm kariyerim boyunca yalnızlığı hissettim. Evden ayrıldığım 18 yaşımdan beri böyle.
Bir futbolcu olarak bu hissin kaçınılamaz olduğunu düşünüyorum.
Açıkçası şikayet edemem. Zengin ve ünlüyüz ve sevdiğimiz şeyi yapacağız. Asla farklı bir şey istemezdim.
Ama hala profesyonel olduğum günü düşünüyorum. Benim için oldukça geç oldu ve uzun bir süre bunun olup olmayacağını bilmiyordum. Ve sonra hayatım sonsuza dek değişti.
Komik. Gençken, tüm kariyerinizin bir peri masalı olacağını düşünürsünüz.
Ama o zamanlar bilmeyi dilediğim birçok şey var.
Bu işin ne kadar acımasız olabileceğini keşfettiğimde sekiz yaşındaydım.
Gelsenkirchen'deki her çocuğun hayalini yeni gerçekleştirmiştim: Schalke 04 akademisinde bir yerim vardı. Çok gurur duydum. Pazubandı takmak harika hissettirdi.
Olayların yürüme şekli, orada bir yıl oynamış olmanız ve sizi tutup tutmamaya konusunda karar verdiriyordu.
Ben de dedim ki, Harika, en azından bir yıl güvendeyim.
Ama sonra bileğimle ilgili sorunlar yaşamaya başladım. Bir doktora görünmeye gittim ve bana altı ay boyunca futbol oynamayı bırakmamı söyledi.
Okulda bileğim için bu özel çorabı giymek zorunda kaldım, bu da bir küçük ve bir büyük ayakkabı giydiğim anlamına geliyordu. Bırak futbol oynamayı, yürüyemiyordum bile.
Sezon bittiğinde Schalke gitmeme izin verdi.
Ya da hissettiğim gibi söyleyeyim: Yakamdan yakaladılar ve beni kapıdan dışarı attılar.
Beni çok etkilemişti. Çok daha sonra, bunu anlamaya başladım. Ama o sırada hayalim bitmiş ve kariyerim bitmiş gibi hissettim.
Üzgünüm evlat, buradan gitmen lazım.
Sekiz yaşında bunu yaşadım.
Yerel bir takımda arkadaşlarımla oynamak için eve döndüm. Yeniden eğlenmek istedim.
Üç yıl sonra ailem aradı. Schalke beni geri istedi.
Onlara “Hayır deyin dedim. Gitmiyorum."
Acım hala tazeydi.
Sanırım ailem beni birazcık anladı ama gerçekten de anlamadı.
Bu rüyamdaki başka bir çatlaktı, öyleyse neden onu almayı reddediyordum? Ama Schalke benim ilk reddimdi ve gerçekten canımı yaktı.
Her neyse, ailem hiçbir zaman Schalke’ye dönmem için beni zorlamadı. Okulda iyi olmamı istediler. Gerçekten de bunu yapmamı istediler.
Okul hakkında hala kabuslarım vardır.
Dalga geçmiyorum. Eski sınav kağıtlarını düşünerek ter içinde uyanabiliyorum.
Gelin size bir şey açıklayayım. Annem ve babam Türkiye'de büyüdü ve Türk kültüründe büyüklerinize büyük bir saygı vardır. Ailemden hiçbiri okulu bitirmemişti. Annem yüzme salonundaki bir restoranda aşçıydı ve babam bir bira şirketinde kamyon şoförüydü. Yüksek maaşlı işler bulmak için hiçbir zaman eğitim almamışlardı.
Abim ve ben okula başladığımızda bizden en iyisini yapmamızı istediler. İlk başta yaptım da.
Ama futbola daha çok vakit ayırdığımda notlarım daha da kötüye gitti. Diploma almak için gerçekten savaşmalıydım.
Sınavlarımda başarısız olma korkusu kara bir bulut gibi üzerimde asılı kaldı.
Başaramazsam ailemin ne söyleyeceğini hayal edebiliyor musun? Hayal kırıklıklarını hayal edebiliyor musunuz?
Bu yüzden o sınavlarla ilgili hala kabuslar görüyorum.
On iki yıl geçti, hala aklımdan çıkmıyorlar.
Açıkçası, ailem beni ve erkek kardeşim İlker'i büyütmek için harika bir iş çıkardı. Ama o kadar çok çalışıyordum ki başka hiçbir şey için neredeyse hiç zamanım olmadı. Hayatım sadece okul ve eğitimdi. Arkadaşlarım bir cuma gecesi dışarı çıktığında, ertesi gün bir maçım olduğu için evde kalırdım.
Çok şey kaçırdım. Geçtiğimi feda etmişim gibi hissediyorum.
Çılgınca kısmı ise profesyonel olup olamayacağımı bile bilmemdi. Birçok çocuk “Bir futbolcu olacağım.” der. Ama benim böyle bir odağım hiç olmadı. Sınavları geçmeliydim. Benim için futbol eğlenceli olmalıydı.
Profesyonel olmayı ciddi olarak ilk kez 17 yaşında düşündüm. İlk kez profesyonel bir takıma uzun süredir katıldığım bir sezon öncesi kampta Bochum’un A takımıyla antrenmandaydım. İki dostluk maçında oynadım, birinde gol attım, diğerinde asist yaptım. Şöyleydim “Bir şeyler yapabilirim.”
Yaklaşık altı ay sonra gün geldi çattı.: Nürberg ile profesyonel sözleşme imzalamak için evden ayrıldım.
Sonra da hiçbir zaman gerçekten de düşünemeyeceğim şeyler yaşandı.
Fark ettiğiniz ilk şey ailenizden ve arkadaşlarınızdan ayrılmanız gerektiği. Hayatını aynı şehirde, anne ve babasına, erkek kardeşine ve kuzenlerine yakın olarak geçiren bu çocuğu hayal edin ve şimdi kendi başına yaşamak için 450 kilometre uzağa gitmek zorunda. Gerçekten yalnızlaşıyor. Daha sonra genç futbolundan tamamen farklı bir dünya olan A takım futboluna adım atması gerekiyor. İki hafta sonra sakatlanıyor. Daha sonra yaşça büyük oyuncularla sorun yaşıyor çünkü o futbolcular çoğu şeyde haksızlar. Ama Türk yetiştirme tarzı ona büyüklerine saygısızlık etmemesini söyledi, bu yüzden sessiz kalıyor.
Nürnberg’de ben böyleydim. Sistem için tam bir şok oldu.
O zamanlar Schalke'nin beni reddetmesine minnettar olduğumu hatırlıyorum. Zaten bu büyük hayal kırıklığıyla karşılaşmıştım, bu yüzden başka bir mücadeleye biraz hazırdım. Sonunda, Nürnberg'de geçmeme ve orada iki başarılı sezon geçirmeme yardımcı olan şey buydu.
Bir aksilik yaşamadan önce hayata ne kadar uzun süre devam ederseniz, bence başa çıkması o kadar zor.
Dortmund’a geldiğimde ise her şeye hazırlıklı olduğumu düşündüm. Yanılmışım. Yaşananları asla unutmayacağım. Şehirde bir daire bakıyordum ve insanların benim hakkımda konuştuklarını duydum.
“İsmini duydun mu? Gündoğan. Türk ismi. Gerçekten bunu karşılayabileceğini düşünüyor musun? "
Yani, bu ne ya?
Nereden başlayabilirsin ki?
Elbette, onlara futbolcu olduğumu söylediğimde tavırları tamamen değişti. “Oh, efendim. Lütfen içeri girin, bakın. Yardımcı olabileceğimiz bir şey varsa bize haber verin.”
Ve bu insanların kendileri de göçmendi.
Çok üzücüydü.
Bunun gibi şeylerle ilgili gerçekten kötü olan şey, sıyrılmanın çok zor olmasıdır. Güvensizlik seninle kalır. Olmasalar bile, insanların size tepeden baktığını hissediyorsunuz.
Dürüst olmak gerekirse, Almancamın ne kadar iyi olduğuna şaşırdıklarını söyleyenler oldu. "Ben Almanya'da büyüdüm. Dili konuşmasaydım utanç verici olurdu. " diyordum.
Aynı şey başka türlü de oldu. Ailem Türk. Ben de kendimi Türk görüyorum. Kendimi Türk olarak da görüyorum.
Ama bazı Türkler “Sen Türk müsün?” diyor.
Çok kötü bir his. Ben her iki ülkeye de aitim ama bazen aralarında sıkışmışım gibi hissediyorum.
Tamamen Alman olmadığımı söylüyorlar.
Tamamen Türk olmadığımı söylüyorlar.
O zaman ben neyim?
En kötü kısım ise Almanya veya Türkiye için oynamaya karar vermem gerektiği zamandı. Ergenliğimin sonlarındaydım ve böyle büyük bir futbolcu olup olamayacağımı bilmiyordum. Kararımın yol açacağı tepkileri asla hayal edemezdim.
Özellikle Türkiye’de gerçekte ne kadar Türk olduğumu sorguluyorlar. Ve bu çok sinir bozucu.
Sırf Almanya için oynadığım için bu beni Türk yapmazmış, biliyor musunuz?
Bu, bazı insanların anlaması için gerçekten de çok zor bir durum.
Neyse ki eleştiriler çoğunlukla internette Türkiye'ye gittiğimde tanıştığım insanlar yaptığım şeyden her zaman gurur duyuyor, özellikle de büyükbabamın memleketinde. Ayrıca böylesine büyük iki kültürü anlamak için kendimi daha zengin hissediyorum ve bence bu, nereden gelirse gelsin diğer insanları anlamama yardımcı oluyor.
Ama her şey aynı zamanda size şöhretin neler getirebileceğini de gösteriyor.
Futbol oynadığınızda, verdiğiniz her karar her zaman büyütülür.
Yeterince tuhaf bir şekilde, Dortmund'daki işim Türk kökeni olan başka bir oyuncuyu doldurmaktı. Nuri Şahin'i tanıyor musunuz? Dortmund ligi yeni kazanmıştı, Bundesliga’da yılın oyuncusu olmuştu ve sonra Real Madrid'e gitmişti. Ben onun yerini aldım.
Baskı yok evlat!
Üç ay sonra ise maç kadrosunda bile yoktum.
Wolfsburg ile oynamak üzereydik.
Wolfsburg'u oynamak üzereydik ve Jürgen Klopp'un antrenmandan sonra beni kenara çektiğini ve kadroya giremediğimi söylediğini hatırlıyorum.
Benim tarzım böyle. “En iyisi benim, her zaman ben oynamalıyım.” diyen tipten değilim. Her zaman yaptığım şeyin yeterince iyi olmadığını ve benden daha iyi olan başkalarının olduğunu düşünürüm. Madem insanlar beni sorgulamaya başladı, ben de aynısını yaptım.
Daha sonra takım arkadaşlarım Wolfsburg’u bensiz 5-1 yendi.
Bu kulüp için yeterince bile iyi değil miydim?
Neyse ki, şimdiye kadar aksiliklere alışmıştım. Çalışmaya devam etmem gerektiğini biliyordum.
Birkaç ay sonra, Hannover maçının sekizinci dakikasında bir oyuncumuz sakatlandı ve Jürgen beni Hannover maçına aldı. Isınacak vaktim bile yoktu ama yerimi koruyacak kadar iyi oynadım.
Sonra Almanya Kupası yarı finalinde galibiyete imza attım.
Finali kazandık.
Bundesliga'yı kazandık.
Her maçta oynuyordum.
Bir şeyi başarmak için gerçekten mücadele ediyorsanız, genellikle buna değiyor.
Ama sonra devam etmelisin ve bu çok disiplin gerektirir. Bir futbolcu olarak hayatınızın %99'u planlıdır. Her gün telefonunuza nerede olacağınızı ve ne yapmanız gerektiğini söyleyen bir mesaj alırsınız. Sadece uyanıp bir kahve içmeye karar veremezsin.
Herhangi bir küçük hata başınızı büyük belaya sokabilir.
Biliyorum, çünkü bir zamanlar Jürgen Klopp'u kızdırmayı başardım.
Gerçekten sinirliydi.
Dormund’daki ikinci sezonumdu. Bundesliga’da iyi gitmiyorum ama Şampiyonlar Ligi’nde bir şansımız vardı. Teknik ekibin bir kuralı vardı: eğer antrenmandan önce iyi hissetmiyorsan, bunu takım doktoruna rapor etmen gerekli. Bu şekilde yaralanmalardan kaçınmış olurduk ve Jürgen antrenman yapamayacağını bilirdi.
Bir sabah kalktım ve baldırım çekmişti. Kas problemim mi vardı yoksa sadece yorgun muydum? Anlayamadım.
Doktora mesaj atmam gerekiyordu.
Ama büyük ihtimalle düzelir diye düşündüm.
Her zamanki gibi antrenmandan bir saat önce sahaya çıktım. Doktora baldırıma bakmasını istedim.
“Kas biraz çekilmiş. Neden bize mesaj atmadın?” dedi.
“Endişelenme. Antrenman yapabilirim. Problem değil.” dedim.
“Teknik direktöre haber vermeliyim. Risk alamayız.” dedi.
Birkaç dakika bekledim ve Jürgen geldi. Mutlu değildi.
“Neler oluyor?” dedi.
“Baldırım çekti ve ama iyiyim. Antrenman yapabilirim.” dedim.
“Neden bize haber vermedin? Kuralı biliyorsun.
“Ama iyiyim. Gerçekten.”
Hatalı olduğumu bilmeme rağmen kaçış yolu arıyordum. Jürgen, risk alamayacağımızı söyleyip durdu. Ben de antrenman yapabileceğimi söyledip durdum.
Ve sonra tersledi. Gözleriyle şiddetlendiği ve dişlerini gıcırttığı o anı biliyor musunuz? Bana o bakıştan attı ve "YAPMAK İSTEDİĞİN ŞEYİ YAP!" diye bağırdı.
Sonra da kapıyı çarpıp, gitti.
Ben de o noktada sinirliydim. Genellikle nazik ve sakinimdir ama o tüm tartışma beni de sinirlendirdi. “Niye böyle reaksiyon gösteriyor? Problemi ne onun?” diyordum.
Doktora ısınma hareketlerini yapıp nasıl hissettiğime bakacağımı söyledim.
Yaklaşık yarım saat sonra ayakkabılarımı giyip sahaya çıktım. Jürgen yanıma geldi. Bir ders verir diye bekliyordum ama kolunu etrafıma doladı.
“Arkadaşım, sana niye sinirlendim biliyor musun?”
Hiçbir şey demedim.
“Seni önemsiyorum. Sakatlanmanı istemiyorum.”
Ve bana kocaman sarıldı.
Şoktaydım.
Kavga ettik ve şimdi ise bir babanın oğluyla konuşur gibi konuşuyordu. Bu bana onun nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu gösterdi: çok duygusal, elbette, açık ve dürüst.
Jürgen, o gün bana bir ders vermişti: Her zaman dürüst ol. Hem diğerlerine hem de kendine.
https://i.eurosport.com/2020/09/22/2891854.jpg
Birkaç yıl sonra bunu uygulamaya koymak zorunda kaldım. 2016 yılına gelindiğinde yaklaşık beş yıldır Dortmund'daydım ve sıkışmış hissettim. Yeni bir meydan okumaya ihtiyacım vardı.
Sözleşmemi bekleyebilirdim, ama ben bu değilim.
Bir şeyi değiştirmem gerektiğini biliyordum.
Daha sonra şubat ayında Pep Guardiola, Manchester City'de çalışmak için Bayern Münih'ten ayrılacağını söyledi. Ve dayanamadım. Pep için oynamanın nasıl bir şey olduğunu hayal et diye düşündüm.
Benim için gelmiş geçmiş en iyi takım olan Barcelona takımını sevmiştim. Ve Bayern'e karşı her oynadığımda, çok zordu maçlar. Topu kovalamak için 90 dakika harcıyorsun ve nedenini anlamıyorsun. Sanki orada göremediğiniz bir matris var.
Birkaç kişiden Pep'in beni bir oyuncu olarak sevdiğini duymuştum.
Ayrıca, Bayern'e karşı oynadığımız bu sefer, ikinci yarı başlamadan hemen önce tünelde bazı takım arkadaşlarımla birlikte duruyordum. Pep göründü ve yanımızdan geçerken beni dürttü.
Ben de dedim ki, bu da neydi?
Sıradan bir şeydi, ama neden? Bugün bile emin değilim. Belki ona sormalıyım. Ama kesinlikle bunu sadece birinden biraz hoşlandığında yaparsın, değil mi?
City'nin benimle imzalayacağı belli olduğunda bile, bundan emin olmak istedim. İmzalamadan hemen önce Pep ile ilk kez buluşacağımı hatırlıyorum ve ona sormak istediğim bir soru vardı.
Ona taktikleri veya karşılaştığımız tüm maçları sorabilirdim. Ona City için sahip olduğu harika planlarını sorabilirdim.
Ama oturduğumuzda, bu tek sorum vardı.
Sanırım sadece ağzından kaçırdım.
"Beni gerçekten istiyor musun?" dedim.
“Gerçekten mi?
Elbette cevabı biliyordum. Beni istemeseydi neden benimle şahsen buluştu? Ama sadece bilmek istedim. Söylediğini duymam gerekiyordu.
Pep ve ben beş yıldır birlikte çalışıyoruz ve çok iyi bir anlayışa sahibiz. Aralık 2016'da çapraz bağımı kopardığımda ve sekiz ay boyunca oynamadığımda bile en iyi formumla döneceğimden hiç şüphesi yoktu.
Bir keresinde Pep'in doğum günü olduğunu hatırladığımızda bir arkadaşımla takılıyordum. Arkadaşım ona bir hediye vermemizi önerdi. Pep aslındaburada Manchester'da komşum, bu yüzden bir şişe şampanya aldık, arkadaşım ona İspanyolca bir kart yazdı ve sonra kapısını çalmaya gitti. Geri döndüğünde Pep'in bundan çok memnun olduğunu söyledi.
Her neyse, sinema odasına geri döndüm ve bir şekilde bunu unuttum. Yaklaşık yarım saat sonra kapı çalındı. "Bu da kim lan?" dedim. Arkadaşımın pizza sipariş ettiğini düşündüm.
Arkadaşım kapıyı açtı ve Pep çıktı!
"Gundo nerede?" dedi. (Bana Gundo der.)
İkimiz de gerçekten şaşırdık çünkü Pep çok özel biri. Onu asansörde falan görmüştük, ama daireme hiç gelmemişti. Şampanya şişesini ve üç kadehi getirmişti. Sırf rahatlamak için bir saat kadar kaldı.
Bana futbol oynamamıza rağmen bu mesleğin insanlarla da ilgili olduğunu hatırlattı. Ve düşünüyorum ki, kariyerimi bitirdiğimde en çok hatırlayacağım şey bunu paylaştığım insanlar olacak.
Sanırım hayat hakkında da aynı şeyi söyleyebilirsiniz.
Şampiyonlar Ligi'nde ne olursa olsun kariyerimden çok mutlu olacağım. Bunu bir futbolcu olarak yapmak bile başlı başına bir rüya, gerçekten. Hala başıma geldiği günü hatırlıyorum. 18 yaşındayım ve öğle yemeği molasında arkadaşlarımla okul bahçesinde oturuyorum. Okulun dışına yaklaşan bir araba gördüm ve sanırım o arabayı bir yerden tanıyorum.
Amcam İlhan'a ait. Ama onun burada ne işi var?
Sonra yanıma geldi ve "Eşyalarını topla" dedi.
"Neden" diyorum.
“Yarın Nürnberg'e gidiyorsun. Size bir sözleşme teklif ettiler. "
Ve buna inanamıyorum. Çok heyecanlıyım. Ona bunun gerçekten doğru olup olmadığını sordum, öyle ve hayır şaka yapmıyor. Müdüre okuldan ayrıldığımı söylemek için içeri giriyoruz.
Bu gerçekten oluyor.
Ertesi gün sabah 5'te Nürnberg'e gitmek için uyandık. Ailemle vedalaşıyorum. Ben evden ayrılıyorum. Sonsuza dek gitmiş olacağım ama bunu henüz bilmiyorum.
Tek düşünebildiğim, harika olacak bu.
Haklı olduğuma sevindim.
Çeviri: Kaan Meriç
Kaynak: The Players Tribune
Futbol
“Geleceğim hakkında bilgi sahibi değilim”
DÜN - 20:53
Futbol
Neymar, 2025'e kadar PSG'de
08/05/2021 - 16:26