Basketbol Süper Ligi’nde heyecan son sürat devam ediyor! Ligde yedi hafta geride kalıp zirvenin yapısı yavaş yavaş belirginleşmeye başlarken alt sıralarda kıyasıya bir mücadele şimdiden başladı bile. Koronavirüs salgını nedeniyle yarıda kalan Türkiye Basketbol Ligi’nin liderlerinden olan Lokman Hekim Fethiye Belediyespor, sonbaharın başında bir üst lige çıkmıştı. BSL’ye ayrı bir renk getiren sahil ekibi, şu ana dek oynadığı yedi maçta Bursaspor, Karşıyaka, Fenerbahçe Beko, Ormanspor ve Anadolu Efes’e kaybederken Beşiktaş ve Galatasaray mücadelelerinden iki galibiyet çıkarmayı başardı. Bu galibiyetileri Alkım Ay’ın baş antrenörlüğü altında hânesine yazan Fethiyespor’un yapısını Alkım Ay’dan dinliyoruz. Ayrıca Sayın Ay’ın hikâyesinde uzun bir yolculuğa çıkıyoruz.
Koronavirüs salgını nedeniyle hayatımızda birçok şey değişti. Peki bu süreçte bir basketbol takımının antrenörü olmak ne gibi değişiklikleri beraberinde getirdi?
Ya öncelikle üzerinizde hissettiğiniz sorumluluk, yük çok fazla artıyor. Test sonuçlarımızın pozitif mi negatif mi olduğunu öğrenmek için neredeyse her 10 dakikada bir eNabız’a giriyoruz. Çünkü sonuç olarak bahsettiğimiz şey, basketboldan çok daha büyük ve değerli olan bir şey; insan hayatı. Bu nedenle üzerinizde bir baskı oluşuyor doğal olarak. Sürekli olarak oyuncularla mesajlaşıyoruz, birbirimizi uyarıyoruz ve hâlimizi, hatırımızı soruyoruz. Çünkü günün sonunda fiziksel açıdan sağlıklı olmanız yeterli değil. Ayrıca mental olarak da güçlü, diri kalmanız gerekiyor bu dönemlerde. İşin direkt basketbol kısmında ise kadro genişliğini düşünmeniz ve rotasyonu buna göre ayarlamanız gerekiyor. Demek istediğim, umarım hiçbir takım bunu yaşamaz ama iki-üç oyuncunuzda koronavirüs çıktığı zaman maçı idare edebilecek rotasyonu kurmuş olmanız gerekiyor. Ve o oyuncularınız parkeye dönmek için hazır olduklarında forma girmek için hızlı bir program uygulamalılar. Ve tüm bu değişkenleri baş antrenör olarak siz ayarlamalısınız, kontrol etmelisiniz.
Basketbol
Anadolu Efes'ten siftah
21/10/2021 - 19:46
Basketbolla yollarınız nasıl kesişti?
İzmir’de doğup büyüdüm. Ailemle birlikte mükemmel bir çocukluk geçirdim. Aslında onlarla bazen ters düşüyorduk, çünkü küçüklüğümden beri lider gibi davranıp kararlarımı ilerletmeye, onlar üzerinde inatçı kalmaya çalışıyordum. Bu nedenle onlarla biraz tatlı-sert ters düşmüşlüğümüz oluyordu ama genel olarak aramız çok iyiydi. Sekiz yaşımdayken talihsiz bir olay sonucunda sağ kolum, camdan girdi. Koluma çok sayıda parça battı ve birçoğunu hâlen daha görebileceğiniz gibi, koluma 30-40 civarı dikiş atıldı. Kolum altı ay alçıda kaldı ve alçıyı çıkardıktan sonra bileklerimin güçlenmesi için basketbola başlamamı önerdi. Ailem bu tavsiyenin üzerine beni, evimizin yakınlarında olan İzmir Spor Okulu’na yazdırdı ve tüm hîkayem böylece başlamış oldu.
Peki antrenörlüğe geçişiniz nasıl oldu?
İzmir’deki takımımda küçükler kategorisine seçilmiştim. Oradaki antrenörlerimizden her anlamda mükemmel eğitimler, bilgiler alıyorduk; işin püf noktalarını öğreniyorduk. Yaşım ilerledikçe oyunda biraz daha iyi oluyordum ve Karşıyaka’dan teklif aldım. Orada biraz oynadım ama sonrasında takımıma döndüm. Genç takımdan A takıma yükselmiştim. A takımda oyuncuyken ben, genç takımımızın kış tatilindeki bir turnuvasında baş antrenör olmamı istediler. O takımla iyi işler yaptık, gerçekten iyiydik. Turnuva sonrasında yöneticilerimiz beni çağırdılar. Oturduk, biraz sohbet ettik. Bana antrenörlüğü düşünüp düşünmediğimi sordular. Birkaç dakikalığına duraksadım. Çünkü, tamam, yalan söylemeyeceğim, bu işi istiyordum ve hevesliydim ama çok gençtim, ki antrenörlük bir idare işidir. İdare için tecrübeli olmanız gerekir. Tüm bunları düşünürken günün sonunda kendimi küçük B takımımızın başında buldum. O takımda Cemal Nalga, Fırat Töz gibi isimler vardı ve Türkiye’de derece yapmıştık. Onlarla ve birtakım başarılarla birlikte antrenörlük serüvenim başlamış oldu yani.
https://i.eurosport.com/2020/11/13/2935964.jpg
Koç, şu anda Basketbol Süper Ligi’ndeki bir takımın başındasınız. Fakat buraya gelene dek birtakım küçük fonksiyonlu yerlerde görev aldınız. Bu süreçte “Ya ben bırakıyorum bu işi” dediğiniz oldu mu hiç?
Güzel ve cevaplaması zor bir soru. Öncelikle, tamamen idealist bir insan olduğumu belirtmek istiyorum. Fakat antrenörlük mesleğini kimseye tavsiye etmiyorum. Peki neden? Birincisi, bu iş, sağlığınızdan her anlamda çok fazla götürüyor. Sizi fiziksel ve mental açılardan çok ama çok tahrip ediyor. İkincisi, emeğiniz isteyin veya istemeyin aşırı boyutlarda oluyor fakat tüm emek sonrasında gelen 10 başarı karşısındaki bir hatada fatura, direkt olarak isze kesiliyor. Sonra bir bakmışsınız kışı işsiz, sigortanız yatmıyor bir hâlde geçiriyorsunuz. Bu sadece ben veya benim gibi kişiler için geçerli değil; tepeden tırnağa tüm basketbol iklimimizdeki en büyük problem bu. Ve bu problemin çok basit bir kaynağı var, yetersiz alan. Demek istediğim, günümüzde yüzlerce insan basketbol antrenörü olmak için çabalıyorlar ve mesleğe emek veriyorlar. Fakat bir basketbol antrenörü olarak hayatınızı iyi bir şekilde geçirebilmek için çalışabileceğiniz, içerisinde yer alabileceğiniz takım sayısı maksimum 25-30. Ve bu 30 kişi arasına girip kariyeriniz inşa etmeye çalışmalısınız. Mesela işler futbolda biraz daha farklı. Orada ilk üç ligde onlarca takımda iyi maddi kaynaklarla hayatınızı geçirebilirsiniz ama basketbol… Kimse yatırıma yaklaşmadan direkt olarak işin içinde olmak istiyor, ki bu büyük bir problem. Antrenörlüğü bırakma kısmındaysa, tabii, birkaç kez genel-geçer olarak bu düşünceye kapıldım hatta çok yakın bir arkadaşım ben bir takımdan ayrıldıktan sonra bana, “Ya bırak bu mesleği abi” dedi ama, eh, basketbolu çok sevdiğim için bırakamadım tabii. Şu an o bahsettiğim kişiler arasına mükemmel bir şehir ve organizasyonla birlikte girdim.
Peki işin “baskıyı hissetme” kısmı nasıl? Zira yedi gün 24 saat mesai harcadığınız yoğun bir tempoda bir kulübün sorumluluğu üzerinizde.
İşin tempo ve yoğunluk kısmı elbette fiziksel ve ruhsal sınırlarınızı zorlayabiliyor ama basketbol, benim için bir hobi. Hobi, kelimesi biraz yanıltıcı olabilir burada, demek istediğim, basketbol, disiplinin ve çalışmanın daima olduğu bir eğlence benim adıma. Bir kulüple çalışsam da çalışmasam da oyuna dair saatlerimi harcarım. Evde zaman geçirirken televizyonda rakibimin maç kasetleri döner daima. Okuduklarım, yazdıklarım ve çalıştıklarım tamamen basketbol üzerine olur. Arada sırada arkadaşlarımla Fethiye’deki parklara basketbol oynamaya bile gideriz hatta.
Bu hobinin bir baskıyla yüzleşmesi zaten işleri tamamen profesyonelleştiriyor. Şöyle bir anımı anlatayım. 23 yaşındayken Göztepe’nin asistan antrenörüydüm. O zamanki baş antrenörümüz Zafer Aktaş’ken genel menajerimiz Faruk Gören’di. Takım kötü gidiyordu ve sonlara doğru Zafer Aktaş’la yollar ayrıldı. Kulüp başkanımız yanıma gelip beni baş antrenör olarak görmek istediklerini belirtti. Aynı şeyi Faruk Gören de istedi. Biraz düşündüm ve açıkçası çekindim. Çünkü maddi sorunlarımız nedeniyle tüm yabancı oyuncularımız gitmişti. Takıma yeni yerli oyuncuları adapte etmek zorundaydık ve hata yapma lüksümüz neredeyse sıfırdı. O takımla altı maçın beşini kazandım ve takımı kümede tuttum. Sanırım ülkenin en genç baş antrenörlerinden biriydim o zamanlar. Her neyse, sezon sonunda ne oldu, biliyor musun? Kulüp kapatıldı. İşte bu kadar. Hikâyenin sonu.
Fethiye’ye gelme süreciniz nasıl gelişti?
Bornova’dan ayrıldıktan sonra tüm işlere biraz ara vermek istedim ve gelen teklifleri kabul etmedim. Çünkü eşimin bir kalp rahatsızlığı vardı, maalesef kronik olarak bu soruna hâlen daha sahip. Ve o zamanlar onu yalnız bırakmak istemedim. O, Fethiye’de çalışıyordu ve ailemle kalıyordu. Ben belirli dönemlerde yanına gidip geliyordum ama artık tamamen onun yanında olmak istiyordum. Fethiye’de geçirdiğim o yılın kış aylarında takımla görüşmüştüm ama şartlarımız uyuşmadı ve anlaşamadık. Ardından takımı TBL2’den TBL’ye çıkaracak olan baş antrenörü getirdiler. Onlar TBL’ye çıktıktan sonra baş antrenör takımdan ayrıldı ve Pınar Karşıyaka’ya Ufuk Sarıca’nın asistanı olarak gitti. O gittikten sonra yöneticiler, benle görüşmek istediler ve çok sıcak, samimi, aile havasında geçen bir görüşme sonucunda Fethiye’deki hikâyem başladı.
Hikâyemizdeki ilk sayfalar pek mükemmel değildi çünkü takımın belinde yüksek bir borç kemeri vardı. Burada sponsorumuz Lokman Hekim ve belediye imkânlarımız devreye girip bizlere yardım ettiler. Sonrasında ise kafamızdaki basketbola uygun – ki bu basketbol elimizdeki bütçe, bulunduğumuz konum gibi etmenlere bağlı oluyor – oyuncular aramaya başladık. Erick Neal’ı bu arayış içinde transfer ettik. Onu zaten Mamak’taki performanslarından tanıyorduk ama kafamızda bir soru işareti vardı. Takımdakilerle bir sorun yaşamıştı ama sorunun iç yüzünü tamamen araştırıp detaylı görüşmeler yaptıktan sonra aslında işlerin farklı bir şekilde gerçekleştiğini anladık ve onunla imzaladık. Neal dışında da önemli imzalar yakaladık ve yolumuzu çizmeye başladık. Yani her şey bir puzzle parçası gibi gelişti bu hikâyede.
Basketbol Süper Ligi’ne çıkış sürecinizde neler yaşandı?
İlk başvuru sürecimizde evrakları yetiştiremedik maalesef. Bu evraklar arasındaki en değerli şey teminat belgeniz. Fakat bizim gibi belediyeye bağlı kulüpler, bu tarz şeyleri hemen halledemezler, bir devlet kurumu tek odak noktasını basketbol yapamaz, ki o zamanlar tam da bayram periyoduna denk geliyordu bir de. Araya bayram girdi, belediye başkanımızın özel işleri bitti derken tüm evrakları tamamlamamız için 5,5 günümüz vardı. Son gün belediye binasındaydım ben de, bir ümit belki her şey hallolur diye bekliyordum. İlerleyen saatlerde TBF’ye bir yazı gönderdik. Gerekçelerimizi belirtip evrakları yetiştirme adına başvuru sürecindeki her takıma beş gün daha hak tanınmasını istedik fakat bu kararın alınması için Olağanüstü Genel Kurul’un toplanmasının gerekli olduğu yanıtını aldık. Ve bu yanıt sonrasında onlara başvuruyu tamamlayamadığımızı belirtip teşekkür ettik. Fakat sonraki süreçte bir takım, eksik evrakla başvurduğu için tüm süreç yeniden başladı ve bu ikinci süreçte Basketbol Süper Ligi’ne yükselmek için uygun olduğumuza karar verildi.
Aslına bakarsan, bence buna layık bir performans sergilemiştik. Ve en büyük isteğimiz bu yükselme etiketini ligi şampiyon bitirip de almaktı. Çünkü zaten 24 haftanın büyük bir kısmını lider olarak geçirmiş ve güçlü ekipleri yenmiştik. Yani eğer pandemi olmasa ve her şey klasik düzende devam etseydi şampiyon olarak Basketbol Süper Ligi’ne yükselebilirdik.
BSL’ye yükseldikten sonra kadro kurmanız için çok kısa bir süreniz vardı. Hatta transferleriniz Ekim sonuna kadar devam etti. Sözleşme imzaladığınız oyuncular arasında özellikle Abdul Malik Abu, bir hayli dikkat çekici. Zira hem agresif bir atletizm paketine sahip hem de şut atabiliyor.
Abu, uzun, çok uzun bir süredir takip ettiğimiz bir basketbol oyuncusuydu. Ona birkaç kez teklif yapmıştık fakat o, TBL’de oynamak istemediği için bizi nazik bir şekilde geri çevirmişti. Hatta onun yerine Nick Ward’ı almıştık. Burada bir parantez açmam gerekirse, Abu, Ward gibi oyuncular bence “Zion Williamson sonrası” basketbolunun birer prototipleri. Demek istediğim, şu ana kadar 4,5 numara ve alan açan beş numara tabirlerini çok duyduk. Mobil, atlet, hızlı uzunları özetleyen tabirleri yani. Fakat Zion tarzındaki 4,75 numaralar; atletizm, şut, ribaund ve dripling yeteneklerini beş pozisyonda birden gösterip içeriden ve dışarıdan oyunu kontrol edebiliyorlar. Abu tabii ki o kalitede, Zion kalitesinde bir oyuncu değil ama sahip olduğu yetenek seti onu modern oyunda bir altın değerine taşıyor.
Abu sonrasında Atkins, Frazier ve Cook gibi isimleri kadromuza kattık. Hepsi uzun zamandır takip ettiğimiz oyunculardı. Burada önemli olan şey, oyuncuların karakter analizlerini doğru yapabilmekti. Çünkü dediğim gibi, siz sahada 40 dakikayı görüyorsunuz ama bizler, bu oyuncularla yedi gün 24 saat iletişimdeyiz ve birbirlerimizle geçinmeye çalışıyoruz. Bu nedenle oyuncuların karakterlerini analiz ediyoruz. Mesela Atkins, ona dair her şeyi süzgeçten geçirmemiz Fenerbahçe deplasmanından Fethiye’ye döndüğümüz günün sabaha karşı 04:00 sularında tamamlandı…
https://i.eurosport.com/2020/11/13/2935965.jpg
Tabii oyuncularla sözleşme imzaladıktan sonra onlarla ilgilenme konusunda da titiz olmanız gerekiyor. Antrenmanlarda onları iyi gözlemlemeli, saha dışı hayatlarının nasıl gittiğini bilmeli ve ellerinden gelenin ne kadarını yaptıklarını, daha ne kadarını yapabileceklerini bilmeniz gerekiyor. Antrenmanlarda oyuncularımızdan %100'ü bekler ve her biriyle ayrı ayrı konuşur doğru yolu bulmaya çalışırız. Bence bu, işin en doğru yoldan yapılması için kritik bir nokta.
Sizce Fethiye’deki basketbol kültürü ne seviyelerde?
Mükemmel, tek kelimeyle mükemmel! Yöneticilerimiz, belediyedeki herkes ve sponsorlarımız hâli hazırda bu güzel spora gereken ilgiyi ve önemi veriyorlar. Ve ayrıca günden güne basketbolsever kazanıyoruz, halkımızın desteğini tamamen ardımıza alıp Türkiye basketbolunun en üst seviyesinde oynuyoruz, ki en büyük hedefimiz bunu uzun yıllara yaymak. Günden güne gelişen, bilgilenen ve takıma daha fazla tutku besleyen bir basketbol şehrindeyiz. Karadeniz’de, Doğu Anadolu’da bizlere benzer onlarca il, ilçe var. Umarım röportajımızın başında bahsettiğim şu olumsuz senaryo bir an önce olumluya döner ki her bir basketbolsever hayalini gerçeğe dönüştürebilir.
Hayatınızda iyi ve kötü birçok olay yaşadınız. Peki genel olarak hayata bakışınızı neler üzerine temellendiriyorsunuz?
Dediğim gibi, idealist bir insanım. Basketbolu seven, ona bağımlı olan biriyim. Hayatımda kötü şeyler yaşadığım zaman her şeyi karalara bağlamıyorum elbette. İşlerin iyi yanlarını görmeye çalışırken toz pembe durumundan da kaçınıyorum. Misal, bu yaz Orlando Magic’te bir tecrübe edinme şansım olabilir ama aynı zamanda işlerin koronavirüsten ötürü suya düşebileceğini biliyorum. Tabii bunun dünyanın sonu olmadığını bilecek kadar da iyimserim.
Basketbol
Fenerbahçe kazanarak başladı
02/10/2021 - 12:14
Basketbol
12 Dev Adam, Olimpiyat vizesi için sahnede
29/06/2021 - 14:37