Formula 1 ve Türkiye arasında 2011’den beri süregelen ayrılık bu yıl sona erdi. Zira 13 ile 15 Kasım tarihleri arasına planlanan İstanbul Grand Prix’te yarış gününe gelmiş durumdayız. Tabii bu dokuz yıllık arada teknik bakımdan tonlarca şey değişirken; işin pilotlar ve takımlar klasmanlarında da birtakım gelişmeler yaşandı doğal olarak.

Lewis Hamilton, Sebastian Vettel ve Kimi Raikkonen gibi demirbaşlar yeniden İstanbul’a adım atarlarken 2011’de kart serilerinde kariyer inşa etmeye çalışan birçok genç sürücü, büyülü şehrin Formula 1 yönüyle 2020’de tanıştılar.

Formula 1
Pistte ve ötesinde bir efsane: Lewis Hamilton
22/11/2020 - 11:32

İşte bu genç sürücülerden biri de Lando Norris. Max Verstappen, George Russell ve Charles Leclerc’la birlikte geleceğin en güçlü şampiyonluk adaylarından biri olarak gösterilen Britanyalı, henüz 21 yaşında fakat Turunculu McLaren-Renault’sunu şimdiden limitlerin üzerine çıkarmış durumda. 21’ine 13 Kasım’da İstanbul’da giren Lando’yla, bize ayrılan 15 dakikada, hikâyesindeki adımlardan The Office’in eğlenceli dünyasına kadar bir yolculuğa çıkıyoruz.

Daha önceden İstanbul’a gelmiş miydiniz?

Hayır, maalesef hayır… Hayır diyorum çünkü bu şehri koronavirüs gibi berbat bir durum olmadığında tanımak isterdim. Almamız gereken tedbirler nedeniyle sadece kısa bir şehir turu yapabildik fakat bu kısa turdan bile çok etkilendim. Yemeklerin güzel olduğunu zaten herkes söyleyecektir ama bence şehrin atmosferi, dokusu ve kültürel yapısı çok daha özel. Sezon bittikten sonra pandeminin fırsat verdiği ilk dönemde buraya yeniden geleceğim. Ve bu ziyaretimin tek amacı gezme odaklı olacak.

Formula 1’deki kariyerinizin henüz başındasınız fakat tüm süreçleri göz önüne aldığımızda uzun bir süredir güne bir takımın, aracın sorumlusu olarak başlıyorsunuz. Bu nasıl hissettiriyor?

Bu cevaplaması zor bir soru. Geçtiğimiz sene sipariş verdiği pizzayı bekleyemeyen bir çocuk gibi heyecanlıydım. Çünkü Formula 1’de bir koltuk almak ve bu büyülü arenada mücadele etmek benim için bir rüya gibiydi. Çok heyecanlıydım ama bu heyecanımı kimseye hissettiremezdim, basit bir çaylak gibi görünemezdim. Bu nedenle geçen yıl biraz garip geçmişti. Bu yıl ise her şey biraz daha normal ilerliyor benim için. Spora olan bağlılığım, beslediğim tutku arttı. Ayrıca takıntı seviyem de öyle. Ama aracın içindeyken kendimi tamamen evimdeymiş gibi hissediyorum. Her dakikadan, her saniyeden büyük keyif alıyorum. Bizim gibi insanların normal hissetmesi dışarıdakilere anormal bir durum gibi görünebilir. Çünkü sonuç olarak milyon dolarlık bir arabayla yüzlerce tur atıp bir şeyler başarmaya çalışıyoruz. Fakat bu sporun tutkusu size keyifli bir normallik yaşatıyor. Ve böylece tur atmak, antrenman yapmak tıpkı su içmek gibi bir ihtiyaca dönüşüyor.

https://i.eurosport.com/2020/11/15/2937047.png

Son birkaç gündür Instagram ve Twitter hesaplarınızda geziniyordum. Dört yıl önce Instagram’da paylaştığınız bir gönderide 2010’daki fotoğrafınızı paylaşmışsınız. O fotoğrafra bir elinizde kask ve üzerinizde biraz büyük bir yarış tulumu var. İki yıl önce paylaştığınız bir gönderide ise “2018 McLaren Aracındaki Test Maceram” adlı bir YouTube videonuza vurgu yapmışsınız. Ve son 85-90 paylaşımınız tamamen Formula 1’de ana sürücü olarak geçirdiğiniz döneme dair. Bu yolculuğunuz nasıl başladı?

(Gülerek) Öncelikle, Instagram’da 1000’in üzerinde gönderim var ve bu gönderilerde sörf yapmak bir hayli zor, teşekkür ederim. Motorsporlarıyla 2005’te tanıştım. Rahat bir çocukluk geçirdiğim için birçok spor organizasyonuna kolaylıkla erişebiliyordum ve bizler, futbol dışında at binme, motorsiklet yarışları gibi organizasyonları takip etmeyi de seviyordum. Valentino Rossi’nin iki tekerlekli bir araç üzerinde sahip olduğu tutku ve kazandığı onlarca başarı beni etkilemişti. Fakat bir süre sonra motorsiklet yarışları izlemeye ara verdim. Doğrusu bu spora sadece kişi odaklı yaklaşıyordum. Sonrasında bir gün televizyonda bir Formula 1 yarışına denk geldim. Abim Oliver, zaten kartingle çok fazla ilgileniyordu ve ondan Formula 1’e dair tonlarca güzel söz duyuyordum. O gün yarış bittikten sonra babam ve abime bu sporla ilgili sorular yönelttim. İsteğimi, sporu anlama gayretimi gördüklerinde 2006-2007 sezonunda Britanya’da düzenlenen bir karting serisini izlemeye gittik. Oradaki yarışlardan sonra eve dönerken babamdan bir karting arabası istedim. Bu söyleyeceğim abartı gibi gelebilir ama karting arabasını ertesi gün aldıktan sonra aralıksız her gün en az 35 turluk bir antrenman yapıyordum. Sonrasında birtakım küçük organizasyonlara katılmamla şu anki yolculuğumun temellerini atmaya başladım.

Yani ailenizin kariyeriniz üzerinde çok önemli bir etkiye sahip olduğunu söyleyebiliriz sanırım.

Kesinlikle!

Peki onlarla ilişkiniz nasıldı?

Çok güzel, gerçekten de hayal edilemeyecek kadar güzel bir çocukluk geçirdim. Abim Oliver benden büyük yaş gruplarında yarışıyordu fakat her yarışa beraber gidiyorduk, birbirimize karşı yarışıyor, zaferler kazanıyor ve birbirimize her anlamda yardım ediyorduk. O, bu sporda iyiydi ama spordan emekli olup kendi şirketini kurdu ve şu an şirketiyle ilgileniyor. Babam hikâyemin en başından beri en büyük destekçim oldu. O, sadece zengin olduğu için çocuklarının sevdiği bir baba değil; aynı zamanda büyük bir kalbi var. Benimle hâlen daha birçok yarışa geliyor ve beni tutkulu bir hayran gibi, bazen aşırıya kaçarak destekliyor. Abim dışında bir kız kardeşim ve bir ablam var. Ablam, küçüklüğünden beri at binmeyle ilgileniyor. Ve dünyanın dört bir yanında bu sporu yapıyor, mükemmel bir profesyonel. Kız kardeşimin eğitimi ise devam ediyor. Tüm bu karmaşada, dağılmada annem, bizi bir arada tutan kişi oldu aslında. Özellikle ben gittikten sonra ailemizin bağlarını her anlamda korumak için büyük bir çaba gösterdi ve bunu genelde başardı. Yani hepimizin hem aile içinde hem de özel hayatlarında farklı rolleri, görevleri var. Fakat hepimiz bir şekilde spor organizasyonlarına bağlıyız, ki bu mükemmel. Ama aslında benim için çok mükemmel değil. Çünkü Formula 1’deki yoğunluk nedeniyle ailemi gerçekten de çok az görebiliyorum. Onlarla geçirdiğimiz zamanları özlüyor muyum? Kesinlikle. Fakat hikâyemde, yolculuğumda doğru adımları atabilmek için bazı fedâkarlıklar yapmayı göze almak zorundasınız. Bu zor ama bir yandan da eğlenceli.

Eğitim hayatınız nasıldı?

Ah, bu kısımdan gerçekten hoşlanmıyorum. Çünkü eğitim hayatımda “net bir eğitim” aldığımı söylemem imkânsız. Küçük yaşlardan beri Çarşamba’dan Pazar gününe kadar antrenmanlar ve yarışlar arasındaki kargaşada yer alıyorum. Bu kargaşa, özellikle lisenin ortalarında o kadar arttı ki, okula neredeyse hiç gitmedim. İyi bir öğrenci olmayı kesinlikle isterdim, matematik dersini çok seviyordum ama Formula 1’e dair ciddi adımlar atabilmem için eğitim hayatımı tamamen plan dışı etmem gerekiyordu. Fakat bu konuda emekliliğime doğru birtakım adımlar atacağımı rahatlıkla söyleyebilirim.

Sizinle bir ay önce yaptığımız röportajda Espor tutkunuza kısaca değinmiştik fakat aradaki süreçte işler tamamen resmîleşti ve birkaç gün önce Team Quadrant adında bir Espor takımı kurdunuz. Bu takımı kurma fikri nasıl oluştu?

2015’ten beri Espor’daki gelişmelere çok büyük bir ilgiyle yaklaşıyorum. Çünkü spor organizasyonlarındaki teknolojik gelişmelerin sporda insanın rolünü önemli ölçüde azalttığını görmemek imkânsız. Elbette robotlar veya sanal dünya gerçekliğin yerini alacak demiyorum ama bence yeni çağın gerekliliklerine ne kadar hızlı ayak uydurabilirseniz 2030’lara doğru o kadar iyi bir vitrin sahibi olabilirsiniz. Tabii 2018’e kadar bunu ben de fark etmemiştim. Espor takımlarını destekliyor ve organizasyonları bir taraftar olarak takip ediyordum. Ancak 2018’de birkaç haftayı tamamen boş geçirirken sadece video oyunları oynadım. O dönemler evde simülasyon seanslarında çok fazla zaman geçiriyordum ve bu işlerden gerçekten keyif aldığımı fark ettim. 2018’den sonra arkadaşlarımla eş zamanlı olarak oyunlar oynarken geçirdiğimiz keyifli zamanları kaydetmeye başladık. Koronavirüs sürecindeki karantina döneminde ciddi olarak bir takım kurma fikrini sevdim. Diğer takımlara karşı kendimi test etmek ve o takımları yenmek istiyordum. Bu nedenle bir hafta önce, çevremdeki değerli arkadaşlarımla birlikte Quadrant’i kurup umarım güzel gidecek olan bir projeye adım attım.

https://i.eurosport.com/2020/11/15/2937049.jpg

Kasklarınızın tasarımları her yarışta büyüleyici görünüyor. Bu tasarımların fikirleri sizden mi çıkıyor?

Evet, genelde fikirleri ben veriyorum fakat fikirlerimi geliştirmem ve somutlaştırmam için birkaç kişiyle çalışıyorum. Biraz ilginç olacak ama bu fikirleri düşünmeden not alıyorum. Yani bir anlık patlama gibi. Sonrasında istediklerimi kâğıda döküp kaba bir bakış hazırlıyorum. Bunu tasarımcıma gönderiyorum ve o, en profesyonel dokunuşları yapıp bana kaskın nasıl görüneceğini gösteriyor. Genelde ilk tasarımı hayranlıkla kabul ediyorum ve tasarımın ressamımıza gitmesi için onay veriyorum. Bazen fikirleri ürettikten sonra başka ressamlardan, tasarımcılardan veya direkt fikir üreticilerinden yardım alıyorum. Çünkü günün sonunda kaskınız, yarışta gözlerinizden, burnunuzdan ve ağzınızdan daha fazla görünen bir şey. Bu nedenle imajınızı doğru yaratmalı ve karşınızdakinde iyi bir imaj bırakmalısınız.

https://i.eurosport.com/2020/07/31/2857953.jpg

Biraz daha pist dışında gezinelim. Sizin de bahsettiğiniz gibi Instagram hesabınızda yüzlerce gönderi var. Ayrıca Twitter’da da aktifsiniz. Ve tüm mecraları her anlamda en eğlenceli şekilde kullanan bir sporcusunuz. Sosyal medyada zaman geçirirken nelere dikkat ediyorsunuz?

Nedenini bilmiyorum ama Instagram, diğer tüm sosyal medya uygulamalarına göre çok daha cazip, eğlenceli ve havalı bir yer benim için. Boş zamanlarımda oumak ve yazmak hayatımın birinci sırasına koyduğum şeyler değiller. Genelde rahatlamak ve kafamı dinlendirmek istiyorum. Bu nedenle görsel içeriklerin bol olduğu Instagram’da zaman geçirmeyi, hayranlarıma pist dışında neler yaptığımı görsellerle anlatmayı ve kendimi orada ifade etmeyi seviyorum. Bunu yapmak zorunda mıyım? Hayır. Ama bunu yaparken bir zorunluluk veya saçmalık hissetmiyorum. İşin arka planında neler olduğunu anlatmayı ve her ne kadar ciddi sporcular olsak da aslında insan olduğumuzu herkese göstermeyi seviyorum sadece.

Mental olarak eğlenmeye yatkın olmayı seviyorsunuz yani.

Evet kesinlikle. Bazı insanlar daima ciddi olmaktan ve ciddi görünmekten hoşlanırlar. Ama kabul edelim, biz robotların içinde yarışsak da insanız. Ve eğlenip gülmek ve bunu insanlarla paylaşmak gayet doğal bir şey.

Peki işin fiziksel kısmı nasıl? Fiziksel gelişim aşamalarınızda ne gibi bir düzeniniz var?

Eğitim sorusu gibi bu sorunun cevabı da biraz olumsuz olacak. Formula 1, bir spor dalı ve her spor dalındaki sporcuların yaptığı gibi bizler de fiziksel olarak belirli seviyelerin üzerinde olmak için çalışmak zorundayız. Fakat dostum, sana şunu net bir şekilde söyleyebilirim, ağırlık, kondisyon gibi antrenmanları sevmiyorum. Bunları yapmam gerekiyor, özellikle vücudumun üst kısmını ciddi anlamda korumam gerekiyor ama, eh, fiziksel olarak antrenman yapmak, kendime bakmak ve kalori sayımlarımda ciddi düzenlemeler yapmak çok can sıkıcı olabiliyor. Çünkü zaten mental olarak diri kalmak için çok fazla çaba harcıyorsunuz. İşin içinde fiziksel düzen de olunca her şey karışıyor. Ama evet, çok daha iyi bir sürücü olmak istiyorsam bu konuda daha iyi şeyler yapmam gerekiyor, ki bunu istiyorum.

Diğer sporlarla aranız nasıl?

Çok iyi değil, gerçekten. Sadece golfte biraz iyiyim ve golfü takip etmeyi biraz seviyorum ama bu kadar. Ben sadece yarışmak için doğan bir insanım. Bu yeterli.

Yarışlardan önce uğur getirdiğine inandığınız bir şey var mı?

Hayır. Karting dönemimden beri bu tarz şeylere sahip değilim. Sadece yarış gününe kadar %100’ümün üzerine çıkıp antrenman yapıyorum ve yarış öncesinde aracın içine atlayıp heyecanı yaşıyorum. Bu kadar.

En sevdiğiniz yemek nedir? Sanırım bunu kask tasarımlarınızdan anlamak mümkün ama…

Ah, kesinlikle! Yani pizza!

https://i.eurosport.com/2020/11/15/2937048.png

Peki en sevdiğiniz film ve dizi neler?

Film ve dizi izlemekten gerçekten hoşlanan biriyim. Birçok favori filmim var ve bir tane değil iki tane söyleyeceğim: Austin Powers ve Step Brothers. Dizi ise kuşkusuz The Office fakat Amerikan versiyonu. Bence Amerikan versiyonundaki oyuncu kadrosu ve kurgu çok daha güzel. Kameranın orada olduğunu her karakter biliyor ve tüm hikâye buradan ilerliyor. Gülmediğim, kahkaha atmadığım bir bölüm bile yok.

The Office’ten en sevdiğiniz karakter kim?

Dwight… Dwight Schrute. Bence dizinin en önemli köprüsü o. Tabii patron Michael Scott da öyle. Ama Dwight’ın espri sahneleri çok daha keskin ve gülünç.

Son soruda başa dönmek istiyorum. Formula 1’de baskıyı nasıl idare ediyorsunuz?

Bu işe profesyonel bir hobi olarak yaklaştığımı söylersem kısa ve aslında genel olarak doğru bir cevap vermiş olurum. Çünkü aracın içinde olmak gerçek anlamda tüm baskıyı yok eden bir keyif yaratıyor bende. Fakat tabii ki araç dışındaki zamanlarınızda bazı sorunları idare etmek için farklı karakter özelliklerine sahip olmanız gerekiyor. Günün sonunda sizi ayakta tutması gereken şey, sağlıkla bağı olmayan herhangi bir kötü/olumsuz durumun hayatınızın sonunu getirmeyecek olması. Sadece bunu düşünüyorum, eğleniyorum, çevremdekileri eğlendirmeye çalışıyorum ve baskı yok oluyor. Fakat evet, bazı durumlarda baskıya sahip olmak size adeta bir itiş gücü de verebiliyor. Sadece bunu nerede ve ne zaman kullanacağınızı bilmeniz gerekiyor. Ve bu, sürücüler arasındaki farkları yaratıyor.

Formula 1
Lewis Hamilton: “George Floyd’u görmek içimdeki bastırılmış duyguları dışavurdu”
21/11/2020 - 16:13
Formula 1
İSTANBUL’DAN FORMULA 1 GEÇTİ
17/11/2020 - 11:13