Bu yazı These Football Times'ta yayımlanmış ve Tifosi Blog ekibinden Ege Sanlav tarafından dilimize aktarılmıştır.

Daha önce hiçbir futbol takımını desteklememiştim, hiç belli bir futbol kulübüne bağlanma isteği ya da ihtiyacı duymamıştım. Hep futbolu sevmiştim ve özel oyuncular ile özel takımları izlemekten keyif almıştım, bu da benim ilkel önyargılar olmaksızın futbolun tamamını deneyimlememe imkân sağlıyordu. Bu bana yeteneği takdir etme ve oyunun karanlık tarafını net olarak görme imkânı tanıyordu.

Futbol
Taraftarlar geri döndü, peki ya etkileri?
06/12/2020 - 13:04

1982 Dünya Kupası’nın ilk santrası İspanya’da yapıldığında dokuz yaşındaydım. Futbol dininin küçük, imanlı ve masum bir üyesi olarak futbol dolu, yüce bir ay için televizyon karşısında yerimi almıştım. 21 yaşındaki bir futbol dehasıyla tanışmak üzereydim. Yollarımız ileride üç kez –1986, ‘90 ve ‘94 Dünya Kupalarında- televizyon kanalları aracılığıyla kesişecekti. Bir kez de onu bizzat Wembley’de, EFL’in 100. yıl kutlamaları kapsamında Dünya Karması’na kaptanlık ederken izleyecektim.

FIFA başkanı Joao Havelange seçimlerde verdiği finalleri 16 takımdan 24 takıma çıkarma sözünü tutmuştu ve İspanya’daki Dünya Kupası, o zamana dek düzenlenen en büyük turnuva olacaktı. 13 Haziran – 11 Temmuz tarihleri arasında tam 52 maç oynanacaktı. Günümüzün televizyon yayınları ve size neredeyse günün her dakikasında futbol izleme imkânı sunan İnternet platformları yoktu. Benim için, yazın ortasında Noel’i yaşamak gibiydi.

Diego Armando Maradona, pragmatist teknik direktör Cesar Luis Menotti’nin baskıyla baş etmek için çok genç olduğuna karar vermesi sebebiyle 1978 Dünya Kupası’nda Arjantin kadrosunda yer almamıştı. Profesyonel olarak ilk maçına Argentinos Juniors ile 15 yaşında çıkmasına ve milli takımda ilk maçına da henüz 17 yaşındayken çıkmasına rağmen durum buydu.

Yine de daha o zamandan Maradona Arjantin futbolu için bir ikon haline gelmişti. Sevgilisi Boca Juniors’a 1981’de imza atmış ve kısa sürede takımı şampiyonluğa taşımıştı. Bir yıl sonra, Dünya Kupası’ndan hemen önce de dünya rekoru minvalinde 5 milyon sterlin karşılığında Barcelona’ya satılmıştı. Katalanların, yatırımlarına göz atmak için uzun süre beklemelerine gerek yoktu.

Son şampiyon Arjantin, unvanını korumak üzere İspanya’ya iniş yaptı. İlk maçları, Maradona’nın yeni evi Camp Nou’daydı. Menotti’nin 1978’de kupayı kazanan takımında olmamanın hayal kırıklığıyla Maradona, Avrupa’da kendini göstermek için sabırsızlanıyordu. Ancak ortalama altı bir performansla ilk maçı Belçika’ya 1-0 kaybettiler.

Arjantin kadrosu, Menotti’nin muhtemelen verimliliklerinden ziyade sadakat duygusunu ön planda tutarak takımda tuttuğu yaşlı oyuncular ile Dünya Kupası’nın yoğunluğundaki milli tecrübeden uzak genç oyuncuların bir karışımından oluşuyordu. Maradona, takımı bir arada tutacak hayati bir role sahipti. Lakin ilk maçta önüne neredeyse hiçdüzgün bir fırsat gelmedi.

Asıl endişe kaynağı, Belçika savunmasının uyguladığı ve turnuva boyunca da Arjantin’in karşılaşacağı her takım tarafından uygulanacak olan yaklaşımdı: Diego’yu durdurursan takımı da durdurursun. Nasıl durdurulduğu ne rakip ne de hakemler için önemliymiş gibi gözüküyordu.

İkinci maçta daha güçlü bir takım oyunuyla sahada olan La Albiceleste, Macaristan’ı 4-1 yenerek kara bulutları biraz dağıttı. Maradona, attığı iki golle bir virtüöz performansı sergilerken sırtındaki 10 numara ile taraftarlarda oluşturduğu inanç ve beklentinin boş olmadığını da gösterdi.

Performansıyla ilgi çekti ve benim de renkli Brezilya takımının şaşaalı 10 numarası Zico üzerindeki gözlerim anında yön değiştirdi. Yine de sonraki pazartesi günü okulda arkadaşlarımla futbol oynarken Brezilyalının ismine el koymamı engellemek için yeterli değildi.

Gruptaki son maç, Menotti’nin adamlarının Orta Amerika’dan tarihlerindeki ikinci kez Dünya Kupası’na katılmak üzere gelen El Salvador ile karşılaşmalarına sahne oldu. Artık aşina olduğumuz bir kavram olan şiddet, başroldeydi. Ancak hedef yalnızca Maradona değildi, açık mavi ile beyaza bürünmüş herkes açık hedef halindeydi. El Salvador, açılış maçında Macaristan’a 10-1 yenilmişti ve turnuvanın kalanı boyunca yegâne amaçları, hiçbir rakip oyuncuyu ceza sahalarına sokmamaktı.

En rezil anlardan biri 20. dakikada, Arjantin’in Gabriel Calderon’a yapılan faul ile penaltı kazanmasının ardından yaşandı. Hakem kendinden emindi ama El Salvadorlular öfkeli bir çete gibi hakemin etrafını sardı. Sonra savunmacı Francisco Osorto, kendini kaybedip hakemin bacağını tekmeledi. Sonuç, dikkat çekici şekilde, Osorto’ya yalnızca bir sarı kart çıkmasıydı. Görünüşe göre hakemler, kendilerine de Maradona ile aynı derecede koruma sağlıyorlardı.

https://i.eurosport.com/2020/11/25/2943307.jpg

Ufak 10 numaraları yeteneğinden az sayıda kesit sunarken Arjantin, 2-0 kazandı. Serbest vuruşta barajın üzerinden zarifçe geçirdiği topun yan ağlara takılışı, gole en çok yaklaştığı andı. Mini-grup etabı olarak tanımlanabilecek ikinci turda kesinlikle daha iyi oynaması gerekecekti. Gruplarındaki takımlardan ilki, turnuvayı bir gösteri turnuvası havasında geçiren komşuları Brezilya’ydı; adeta Harlem Globetrotters’ın futbol versiyonu gibilerdi.

Gruptaki diğer takım ise tam anlamıyla Brezilya’nın antitezi olan İtalya’ydı. Azzuri, tek maç bile kazanmadan gruptan sıyrılmayı başarmıştı. Bunu sağlayan, attıkları gol sayısının (iki), Kamerun’unkinden (bir) fazla olmasıydı. Diğerlerinin sahip olmayıp da onların olduğu ise Gaetano Scirea ile Claudio Gentile gibi iki savaşçı santrhafı da içeren taviz vermeyen savunmalarıydı.

İtalya ile Arjantin arasında oynanan grubun açılış maçı, saat 5.15’te başladı. İzleyen dakikalar, 1982’deki uygunluk-uygunsuzluk anlayışı için sınırdaki görüntülere sahne oldu. Dokuz yaşında, koltukta oturmuş, televizyon izleyen bir çocuk olarak muhtemelen bir saldırıya tanık olmaya en çok yaklaştığım andı.

İlk dakikadan itibaren İtalya, Maradona’yı hedef aldı. Enzo Bearzot, Gentile’e onu marke etmekle görevlendirmişti. Juventus savunmacısı, siyah saçları ve Orta Doğulu kökeniyle bir arketip pandomim kötü adamıydı. Üst dudağını kaplayan bıyığı da bu görünüşü tamamlıyordu. Libya doğumlu oluşu itibariyle takım arkadaşları ona Kaddafi adını takmıştı. Noel’de bir çocuk tiyatrosunda olsanız “Arkanda!” diye bağırmadan edemezdiniz. Ama bu Dünya Kupası’ydı ve Maradona, arkasında olduğunu gayet iyi biliyordu.

Yıllar sonra, İtalyan savunmacı verdiği bir röportajda, “İki gün boyunca videolarını izleyerek ona çalıştım ve kullanabileceğim basit bir strateji olduğunu fark ettim. Onu, takım arkadaşlarından topu alamayacağı şekilde marke etmeliydim. Çünkü sorun, topu aldığı anda başlıyordu.” dedi.

Maradona 90 dakika boyunca faul üstüne faule maruz kalırken Gentile hiç yakasından düşmedi. Bir noktada Gentile, topu aldığı anda Maradona’nın üstüne yığıldı ve uyarı dahi almadı. Top Maradona’nın ayaklarıyla buluştuğu anda Gentile’in kolu da Maradona’nın yüzüyle buluşuyordu. Diego, bıkıp usanmıştı. Sürekli olarak Arjantin serbest vuruş kazanıyor, pandomim kötü adamı Gentile ise ceza almadan paşayı kurtarıyordu.

35. dakikada Maradona, bu müdahalelerden bir başkasının ardından aşırı tepki vermesi sebebiyle sarı kart gördü.

İkinci yarıda, basit planları mükemmel şekilde işleyen Bearzot’un adamlarının özgüveni artarken Maradona ve takım arkadaşlarının morali ise her geçen dakika düşüyordu. Marco Tardelli ve Antonio Cabrini’den 10 dakika içerisinde gelen iki gol, İtalya’nın elini çok güçlü kıldı. Arjantin kaptanı Daniel Passarella, bitime yedi dakika kala farkı bire indirdi. Ama bir dakika sonra, Americo Gallego’nun kırmızı kart görmesiyle Arjantin on kişi kaldı. Günün kazananı, katenaçyoydu.

Maradona, asla İtalya’nın gaddarlığının yüzü olan Gentile’i suçlamadı. Bunun yerine, açık bir şekilde suçlu biri varsa bunun kendisini korumayı başaramayan hakem olduğunu söyledi.

Maç bitti ve derin bir nefes aldım, safça Arjantin’in sonraki maçta Brezilya karşısında hücum etmek zorunda olduğunu düşünmüştüm. İzlemesi fevkalade keyifli olacaktı. Zico ile Maradona aynı sahada olacaklardı ve her şeyi mahvedecek bir Gentile olmayacaktı.

Yaklaşan olağanüstü yüzleşmenin anlamını 82 Panini çıkartma koleksiyonum ile anneme anlatmaya çalıştım ama karşılaştığım tepki, “evet evet, iyi gözüküyor, yatma zamanı” idi. Kimse Güney Amerika’nın iki futbol devinin karşılaşması için benim kadar heyecanlı değil gibi gözüküyordu.

Başka dünyalardan gelmiş gibi görünüyorlardı. O zamana dek neredeyse tamamı FA Cup finalleri ve İngiltere Milli Takımı maçlarından oluşan futbol seyirciliğimde çoğunlukla eski ruhsuz ve yorgun Wembley’de, yağmur altında oynayan soluk benizli oyuncular izlemiştim. Şimdiyse Sambacıların muhteşem altın rengi forması ile Tangocuların açık mavi-beyazına renk, ses ve ekrandan taşan bir coşku eşlik ediyordu.

İki takımın oyuncuları sahaya çıktılar; iki 10 numara, heyecan ve coşku fırtınasının merkezindelerdi. Yetenek festivali bekliyordum. Bu maç, sonraki pazartesi gününün ilk teneffüsünden Dünya Kupası’nın sonuna dek kimin ismini bağıracağımı belirleyecekti.

Maç, İtalyanların kara büyüsüyle olan kasıntı karşılaşmadan çok daha rahat geçiyordu. İki taraf da karşılıklı hücum etmekten memnundu. Fakat sahadaki bütün yaratıcılığa rağmen ilk yarının skoru yalnızca 1-0'dı. Eder’in 30 metrenin üzerinden yolladığı harika füze üst direkte patlamış ve dönen topta Zico bir dokunuşla takımını öne geçirmişti. Pazartesi günü aynı ismi bağıracağım gibi duruyordu.

İkinci yarıda maç daha açık hale geldi. Maradona topla daha sık buluşuyor ve Brezilya savunmasını perişan ediyordu. Top ayağına yapışıyor ve kusursuz vites değişimleri yapıyordu. Yine bu stille Brezilya sol beki Junior’u geçti ve boş alan bulmuşken Junior ona yetişip müdahale etti. Müdahelenin topla uzaktan yakından ilgisi yoktu ama hakem korner verdi. Yerden bir ters takla ile kalkan Maradona, karara inanamıyor ve hakeme bağırıyordu.

Dakikalar ilerledi ve Brezilya hakimiyetini güçlendirdi. Serginho’nun kafa vuruşu, Seleçao’yu 2-0 öne geçirdi. Sonra da Zico, bir pasla dört Arjantinliyi oyundan düşürdü ve ileri çıkan sol bek Junior topu alıp kalesini terk eden Ubaldo Fillol’un yanından ağlara yolladı.

Arjantin hüsran içindeydi ve sinirler çok gerilmişti. 85. dakikada Maradona, iki takım arasındaki top kapma mücadelesinin sonunda Brezilya orta sahası Batista’ya kramponunun altıyla sert ve tamamen sportmenlik dışı bir faul yaptı. Batista yerde muazzam bir acı içinde kıvranırken Dünya Kupası sona eren Maradona, yavaşça saha kenarına yürüyordu.

Devasa Arjantin savunmacısı Alberto Tarantini yanına geldi, elini Maradona’nın siyah, kıvırcık saçlarına götürdü ve başını şefkatle öptü. Bu haliyle Tarantini, arkadaşları oyuna devam ederken sokaktan eve çağırdığı oğlunu avutmaya çalışan bir babayı andırıyordu.

“Maradona ağlamamak için zor dayanıyor gibi gözüküyor. Barcelona’da bir bölüm taraftar tarafından yuhalanıyor. Ne trajik bir son... Yakın zamanda burada Barcelona formasıyla oynayacak. Bu kariyerinin şu ana kadarki en trajik anı olmalı.” diyordu İngiliz spiker John Helm.

Tünele ilerleyen Maradona, istavroz çıkarıp boynundaki gümüş hacı öptü ve göklere baktı. Ne düşünüyordum ki? Bu adamın bende Zico’nun yerini almasını mı bekliyordum?

Ve işte gitmişti. Batista’nın diyaframına attığı tekmeyi takip eden dört yıl boyunca Maradona zihnimden kaybolacaktı. Overdale İlkokulu’nda adı bir daha benim tarafımdan anılmayacaktı.

Fakat El Diego, Meksika’da öyle bir gösteri ile geri dönecekti ki dört dakika içinde hem ağlayacak hem de gerçek anlamda gördüklerimden şüphe edecektim. Hala tüm dünyanın bir benzerini beklediği bir turnuva performansı olacaktı. Maradona geri dönecekti, bu kez meleklerin en azametlisi olarak.

Çeviren: Ege Sanlav

Futbol
Kişisel, saf ve sembolik: Messi’den Maradona’ya Newell’s formasıyla saygı duruşu
05/12/2020 - 16:41
Futbol
"Neuer tarihin en iyisi"
05/12/2020 - 13:40