Eurosport
1994 Dünya Kupası’nda Maradona: Cennetten Kovulan Melek
Tarafından
Yayınlandı 06/12/2020 - 10:55 GMT+3
‘Maradona ve Dünya Kupası’ hikayesinin son bölümü nispeten kısa. Maradona, bütün turnuvada iki maça çıktı ve sahada sadece 173 dakika kalabildi. O yüzden bu hikâye, Maradona’nın Dünya Kupası’na dördüncü ve son katılışındaki 173 dakikasının arka planında yer alanların ve sonrasındakilerin hikayesi.
Eurosport
Görsel kaynağı: Eurosport
Bu yazı These Football Times'ta yayımlanmış ve Tifosi Blog ekibi tarafından dilimize uyarlanmıştır.
1990’ların başında İngiltere, endüstriyel futbolun saltanatının başlamasında dünyaya öncülük ediyordu. Yetişkinliğimin ilk yıllarına denk gelen onyılın ilk yarısı, benim de dahil olduğum bir grup insanın hayatları boyunca futboldan en uzak olduğu dönemdi.
Futbola karşı sosyal sorunlarım olabileceğini düşünmüştüm ama Maradona’ya İtalya 90 sonrası olanların yanında benim yaşadıklarım bir hiçti. Maradona, Dünya Kupası’nı manevi vatanında kaybettikten sonra Napoli için oynamaya başlamıştı. Mafyayla sahip olduğu sıkı bağları ile alkol ve uyuşturucu kullanımı hakkındaki söylentiler ağızdan ağıza dolaşmaktaydı. En sonunda da gerçekler su yüzüne çıkmıştı.
Mart 1991’de Bari’ye karşı olan Serie A karşılaşmasının ardından Arjantinli futbolcu yapılan testte kanındaki kokain değeri bakımından pozitif çıkmıştı ve FIFA tarafından bütün futbol müsabakalarından 15 ay menedilmişti. Bazı kaynaklar Maradona’nın Barcelona’da oynadığı zamandan beri uyuşturucu kullandığını iddia ediyordu, artık bütün bu iddialar açıklığa kavuşmuştu. ‘Uyuşturucu müptelası’ sıfatı toplum içine çıkmamak ve hile yapmakla bir bütün oluşturmuştu. Maradona’nın ne zaman Britanya basınında adı geçse bu sıfatıyla anılmadan edilemiyordu.
El Diego İtalya’dan ayrıldı ve yalnız başına cezasını çekmek için memleketine döndü. Futbol artık hayatındaki en önemli şey değildi.
Cezasının bitmesinin ardından, Maradona La Liga temsilcilerinden Sevilla’yla sözleşme imzalayarak birlikte Dünya Kupası’nı kazandığı teknik direktör Carlos Bilardo ile tekrardan bir araya geldi. Maradona, İspanyol takımıyla 26 maç oynadı fakat 1992-1993 sezonunun sonunda Arjantin’e döndü ve Newell’s Old Boys’a katıldı.
Bu gelişmeyle beraber Dünya Kupası’nda da yer alıp sıkıcı geçen birkaç yılın ardından futbola tat katacağını düşündüm. O dönemde Paul Gascoigne’un da Maradona’ya yaklaşabilecek heyecan verici bir potansiyeli olduğunu düşünüyordum ama kendisinden kaynaklanan bir sakatlık nedeniyle bir yıl boyunca futboldan uzak kalmıştı. Neyse, sonuçta futbolun tanrısını dünya sahnesinde bir kez daha izleyecektik.
ABD’de bir Dünya Kupası’nın düzenlenişi benim aklıma hiç yatmamıştı. Bu durum büyük ihtimalle “Futbolla alakası ya da ilgisi olmayan bir ülke neden Dünya Kupası düzenlesin ki?” şeklindeki ön yargılı fikrimden kaynaklanıyordu.
Bir gelenekçi sayılırdım. Futbol benim için futboldu. Amerikalılar içinse futbol halihazırda olan bir spordu: ‘Amerikan futbolu’. Onlar da çareyi futbol için yeni bir kelimeyle bulmuşlardı: ‘soccer’. Dünya Kupaları, Avrupa ve Güney Amerika arasında paylaşılmaydı. Onlar futbolun gönül bağlarının kurulduğu yerlerdi ve eğer turnuvalarda başarı isteniyorsa turnuvalar oralarda olmalıydı.
Benim fikirlerimden bağımsız olarak, FIFA, 1986 Dünya Kupası’nın ev sahipliği sürecindeki tatsızlıkların ardından 1994 Dünya Kupası’nın ev sahipliğini ABD’ye vermeye karar vermişti. İddialara göre ABD, 86’da ev sahibi olmayı da çok istemişti.
İki yıl sonra, FIFA başkanı Dünya Kupası’nı dünyanın en büyük kapitalist ülkesine vererek kaybetmiş oldukları potansiyel kazancı kabul etmişti.
La Albiceleste ön elemelerde zorlanıyordu. Buenos Aires’te Kolombiya’ya 5-0’la kaybedilen maç onlara dibi göstermişti. Arjantin takımında işler hiç iyi gitmezken Maradona sıradan bir seyirci gibi tribüne geçmiş, maçları izlemekle yetiniyordu.
Milli takımın başına geçen Coco Basile, önceki iki Copa America’yı kazanan kadroyu Dünya Kupası öncesi bozmamaya karar verince eski kaptan kendisini tribünlerde bulmuştu. Kararın, futbol açısından mantıklı olduğu inkâr edilemezdi. İtalya 90 sonrası Arjantin güçlü bir takım inşa etmiş, Caniggia gibi deneyimli isimlerin yanına Batistuta ve Simeone’yi ekleyerek ön elemeleri rahatlıkla geçmesi beklenen takımı kurmuştu.
Beklenen çağrı bir gün geldi. Arjantin’in Maradona’ya ihtiyacı vardı. Basile ve takımı kendilerine kupaya katılmak adına son bir şans yaratmış, play-off’ta Avustralya ile eşleşmişlerdi. Fakat son engeli geçmek için El Diego’nun yardımı gerektiğinden Maradona, ölümlülerin dualarına cevap veren bir melek gibi ülkesini kurtarmaya geldi.
Deplasmanda berabere kaldılar, evlerinde Batistuta’nın savunmaya çarpan golüyle kazandılar. Arjantin halkı mutluydu; Dünya Kupası’na katılacaklardı, hem Maradona da geri dönmüştü.
İngiltere, ‘Özgürlükler Ülkesi’ndeki finallerde olmasa da alışıldık ülkelerin tamamı oradaydı. Brezilya, Almanya, İtalya, Hollanda ve İspanya.
Turnuvayı anlatmaya başlamadan önce iki noktaya değinmekte fayda var. İlk maçın beklentisi dünyayı yavaş yavaş ele geçirirken Şubat ayında Maradona milli takımdan ayrıldığını, üzerine bindirilen baskı ve beklentiyi daha fazla kaldıramadığını söylemişti.
Basın iki gün boyunca Maradona’nın evinin çevresine kamp kurmuş, açıklama bekliyordu. Maradona ise kendisini bekleyen basın mensuplarına kelimeler yerine mermilerle cevap verdi. Ateşlediği havalı tüfek basından dört kişiyi yaralayınca polis çağrıldı ve yaralılar tarafından yasal işlem başlatıldı.
Sosyal medyanın olmadığı günlerde ya altı, dokuz, on haberlerini bekler ya da teletekste başvururdunuz. Ben bunların hepsini yaptım, tek bir bülteni bile kaçırmazdım. Maradona’nın yaptığı, benim için Noel Baba’nın Aralık ayında grev yapması gibi bir şeydi. Bütün bu tartışmaların Haziran’dan önce çözüleceğini umuyordum. Maradona’nın yer alma ihtimali dışında kupanın bana hitap eden hiçbir yanı yoktu.
Turnuva öncesi verilmesi gereken bir başka not da FIFA’nın Maradona’nın uyuşturucu alışkanlığından haberi olduğu ve turnuvaya formda katılabilmesi için testlerden muaf tutulacağı söylentisiydi. Elbette bunun nedeni turnuvada bir yıldız isim istemeleriydi.
Eninde sonunda 15. Dünya Kupası geldi çattı.
Arjantin’in ilk grup maçı Yunanistan’a karşı Foxboro’nun 54,000 seyircisinin önünde oynanacaktı. Turnuvaya katılmayı son anda başarsalar da favorilerden biriydiler. Önceki Dünya Kupalarına karşın bu kez Arjantin’in kadrosu daha güçlüydü ve yaşlanan Maradona dışında güvenebilecekleri isimler mevcuttu.
Maradona’nın Dünya Kupası’na dönüşü, bir an için beni de turnuva hakkındaki otomatik hale gelmiş bakış açımdan uzaklaştırdı. Yeniden o gergin ve heyecanlı ruh haline bürünmüştüm: Diego yine sihrini yapabilecek miydi? İki saatliğine yeniden 13 yaşındaymışım gibiydi.
Zayıf Yunanistan’a karşı Arjantin şahaneydi. Batistuta’nın golleriyle 2-0 önde kapadıkları ilk yarıda gayet iyi gözüküyorlardı. Maradona’nın oyun stili gözle görülür şekilde dönüşüm geçirmişti; her fırsatta topla koşan o inatçı oyuncu değildi artık, tek paslarla takımın işlemesini sağlıyordu. Hala oyunun temposunu dikte ediyordu ama topa daha az dokunuyordu.
Rönesans, maçta bir saat geride kalmışken tamamlandı. Yunanistan ceza sahasının etrafındaki altı tek pas sonrası top, Maradona’nın sol ayağına vardı. Topu ilk dokunuşuyla öldürdü, ikincisiyle önüne aldı, üçüncüsüyle sol üst köşeye yolladı. Kaleci kıpırdayamadı bile.
‘Klas kalıcıdır’ tezinin ispatıydı. Tekrarlar, farklı açılardan topun ağlarla buluşmasını gösterdi. Son olarak da gol sevincini izledik. Direkt olarak kameraya bakarak saha kenarına koştu. Gözleri yuvalarından fırlıyordu, belirsiz bir bağırış eşliğinde ağzı sonuna kadar açıktı, son olarak da kameraya doğru bir kafa attı. Edward Munch’un ‘Çığlık’ tablosunun bir 3D versiyonu gibiydi. Bu kesit de ileride neredeyse Tanrı’nın Eli veya İngiltere’ye attığı ikinci gol kadar karşımıza çıkacaktı.
Ben koltuğuma yaslanmış, gol sevincini izliyordum. Bu muazzam bir öngörü mü yoksa İngilizlerin Maradona algısının bir yansıması mıydı bilmiyorum ama yanımda oturan annem, kısa ve öz, “Bir şeyler almışsa şaşırmam” dedi.
Çocuksu bir şekilde itiraz ettim. “Böyle söyleyemezsin” dedim. Hayatımın yarısından fazlasını bu adam ile geçirmiştim. Elbette isteyen istediği düşünceye sahip olabilir ama ben bu yorumu kişisel algılamıştım. Annem sanki benim uyuşturucu kullandığımı söylemiş gibi tepki vermiştim. Ayrıca o anda tam olarak da neden Maradona olduğunu ortaya koyuyordu.
83. dakikada oyundan çıkarken ayakta alkışlanıyordu. Batistuta hat-trick'i penaltıyla tamamladı ve Arjantin 4-0 kazandı. Elemelerdeki travma unutulmuştu ve insanlar turnuvaya odaklanmıştı.
Basile’in takımı için sonraki rakip, birçok oyuncusu Avrupa’nın büyük liglerinde oynayan Nijerya’ydı. Nijerya beklenmedik şekilde sekizinci dakikada öne geçti ama paniğe kapılmayan Arjantinliler 28. dakikada iki Claudio Caniggia golüyle 2-1'i bulmuş durumdaydı. İkincisinin asisti, hızlı kullanılan bir serbest vuruşta Maradona’dan gelmişti.
Maç bu skorla bitti. Son düdüğün ardından Maradona sahayı kendisini doping testine götürmekle sorumlu bir hemşireyle el ele tutuşarak terk etti. Bu, futbolda ve hele ki Dünya Kupası’nda hiç görmeye alışık olduğumuz bir sahne değildi. Yine de Maradona sahadan ayrılırken gülümsüyor ve kendisine hayranlıkla bakan tribünlere el sallıyordu.
Maç bitti, televizyon yayını sona erdi ve ben de doping testini unuttum gitti. ABD 94’ün benim açımdan en büyük keyif kaynağı olan Maradonalı Arjantin’in gruptan çıkmayı garantilemesinden dolayı keyifliydim. Her şey yolundaydı.
Dört gün sonra, 29 Haziran’da, erdemlilik abidesi Sepp Blatter bir açıklama yaptı: “İki idrar testi de pozitif çıktı. Arjantin takımından Diego Maradona oyuncusu, Arjantin – Nijerya maçında doping yürütmeliklerini ihlal etmiştir.”
Efedrin testi pozitif çıkmıştı. Ben Johnson’ın 1988 Olimpiyatları’ndaki testinin pozitif çıkışını hatırlıyordum. Tepkiler öfke doluydu ama direkt olarak sporcuyu hedef almıyorlardı. Johnson pek de umurumda değildi. Umurumda olan, tanık olduğum şeyin, tarihin en iyi 100 metre finalinin, bir sahtekarlık olduğunun ortaya çıkmasıydı.
Bu sefer ise sonucu ya da maçı önemsemiyordum. Öfkeli değildim. Mümkün olan her şekilde takip ettiğim, çocukluğumda bütün küçük kötü davranışlarını görmezden geldiğim adam için yıkıcı bir hayal kırıklığı yaşıyordum. Maradona, futbola olan sonsuz aşkıma güçlü bir darbe vurmuştu.
O anda, güzel oyun konusundaki sınırsız iyimserliğim yerini kuşkuculuğa bıraktı. O andan itibaren futbolla alakalı her şey sorgulanacaktı. Direkt olarak Diego Maradona’yı suçlamıyorum, en iyi döneminde bir oyuncu olarak bana çok güzel anılar ve duygular vermişti.
Birçok insan için bu noktada kullanılan kelime ‘maalesef’ oluyor ama iyi ki onunla hayatlarımız kesişmişti. Benim futbol seyirciliği deneyimim ile onun yaptıkları iç içe geçmişti.
Buenos Aires’in gecekondu mahallelerinden gelen adam, futboldan 15 aylığına men edilmiş ve anında Dünya Kupası kadrosundan da çıkarılmıştı. Basile’in adamları turnuvada başka maç kazanamadı. Önce grupta Bulgaristan’a 2-0, sonra ilk turda Romanya’ya 3-2 yenildiler.
Maradona’nın emeklilik sonrası hayatı başlı başına başka bir hikâye. Ancak bu hikâye o kadar da ilgimi çekmiyor. Beni bir çocuk ve bir yetişkin olarak büyüleyen, oyuncu Maradona’ydı. D10S’un eşsiz bir yıldıza dönüşümüne tanıklık edebildiğim için de sonsuza dek minnettar olacağım.
Daha önce hiçbir oyuncunun büyüklüğü bu denli fikir ayrılığına yol açmamıştı, hiçbir oyuncu aynı anda hem bu kadar tanrılaştırılıp hem de bu kadar şeytanlaştırılmamıştı, hiçbir oyuncu bir Dünya Kupası’nın kaderini böylesine belirlememişti.
Belki de en doğrusu, yazıyı Arjantin – Nijerya maçında spiker Clive Tyldesley’nin anlatımından onu güzel anlatan bir kesit ile bitirmek olur: “Top Maradona’da. Kimse onu toptan ayıramıyor. Golü atabilecek mi? Kesinlikle bunu hak ediyor. Ceza sahasında. Penaltı mı? Penaltı olmalı... Şuna bakın! Hiç kimse onun bitmiş olduğunu söyleyemez.”
Hayatında daha sonra yaptığı her şeye rağmen hep benim kahramanım olacak. Ne de olsa birinin sahip olabileceği en iyi çocukluğun başkahramanlarındandı.
Benzer Konular
Reklam
Reklam