Futbol

Altın Gol, Altın Yaz: Euro 2000’in Hikâyesi

Share this with
Copy
Share this article

The France squad celebrate their triumph at Euro 2000

Image credit: Getty Images

ByEurosport Türkiye
25/07/2020 at 13:58

Euro 2000’in üzerinden yirmi yıl geçmesine rağmen turnuva halen birçoğu tarafından modern tarihin en iyisi olarak gösteriliyor. Scott Murray ile o altın yaza bir yolculuk…

*Bu yazı ilk olarak Eurosport İngiltere'de yayımlanmış ve Tifosi Blog ekibi tarafından Türkçe'ye çevirilmiştir.

En iyi Avrupa Şampiyonası finalleri? Kolay soru. Euro 76, değil mi? 4 maç, 19 gol, iki farktan gerçekleşen üç geri dönüş, 9 kişi kalmış Hollanda’nın santraya gitmemesi ve A Day In The Life’ın son akorundan bu yana şahit olduğumuz sanatsal kapanışların en güzeli. Ne 5 günmüş ama…

Futbol

"Kai Havertz, Michael Ballack'tan daha iyi bir oyuncu"

06/08/2020 AT 09:49

Lakin turnuvanın 4 maçtan ibaret olması 21. yüzyıldan bakan gözler için bir hile olarak görülebilir. Modern Avrupa Şampiyonaları, damıtılmış saflıktaki 4 takımlı festivallere nazaran şişirip kabartılmış hantal turnuvalar olarak da değerlendirilebilir. Lakin modern turnuvalarda dramalar için çok daha fazla alan, yaratılacak birçok hikâye, girişi gelişmesi sonucu olan bir turnuva yapısı, ortaya çıkacak kahramanlarla düşmanlar ve görkemli şehir meydanlarını yerle bir eden sarhoş soytarılar var. Şimdi tekrar soruyorum: En iyi Avrupa Şampiyonası finalleri? Tek bir aday var. Milenyumun ilk ve en iyi turnuvası, Het Uefa Europees Voetbalkampioenschap België/Nederland 2000! Allez La Belgique! Hup Holland Hup!

1- Mutlu Ev Sahipleri

Euro 2000’e gelirken İngilizlerin Belçika-Hollanda ortaklığında düzenlenecek şampiyonada kendilerini utandırma ihtimali hakkında ciddi endişeler vardı. Kevin Keegan ve Phil Neville’in öznesi olduğu olaylara da geleceğiz ama buradaki asıl konu partiler yerine yumrukları tercih eden ayaktakımı İngiliz taraftarlar. Turnuvadan bir ay önce Arsenal ve Galatasaray taraftarları arasında UEFA Kupası’nın hemen ardından Kopenhag hava alanında bir arbede yaşanmıştı. Şişeler ve yumruklar havada uçuşurken olay 60’tan fazla insanın tutuklanmasıyla sonuçlanmıştı. Yaşananlardan hemen sonra Ulusal Suç İstihbarat Teşkilatı tahminlerini açıkladı: ”Eğer Euro 2000’de bir sıkıntı yaşanacaksa bunun içinde İngiliz taraftarlar olacaktır. Laf atışmaları, küfürler değil. Çok daha pis. Demir çubuklar, sopalar ve bıçaklar gibi.”

Turnuva henüz başlamadan Belçika polisi Brüksel’de ilk tutuklamalarını yapmıştı. Kalın kafalı bir İngiliz üçlüsü parkta ellerindeki yaylı tüfek ve bıçakları sallaya sallaya dolanıyorlardı. Tutuklamanın ardından grup, utanç içinde News of the World adına çalıştıklarını ve sadece haydutlar için ölümcül silahlara sahip olmanın ne kadar kolay olduğunu anlatmak için kullanılacak fotoğraflar için poz verdiklerini beyan etti. Aksi yönde kanıt bulunamayınca nezarette geçirdikleri bir gecenin ardından uyarılar eşliğinde salındılar. Bunlar yaşanırken şehrin öte ucunda, Stade Roi Baudouin’de, ev sahiplerinden olan Belçika Bart Goor ve Emile Mpenza’nın golleriyle İsveç’i 2-1 yenerek turnuvayı 3 puanla açsa da kalecileri Filip de Wilde’nin topa basıp kaydığı sirk performanslarını andıran ikramını Johan Mjallby affetmeyecek ve Belçika halkının aklına bazı soru işaretleri düşürecekti.

Belçika’ya ev sahipliği fırsatı çok yanlış zamanda geçmişti. Kırmızı Şeytanlar 70’ler ve 80’lerde şans biraz yanlarında olsa Avrupa Şampiyonası ve Dünya Kupası’nı müzelerine götürebilecek kadroya sahipti. Güncel kadro da virüsün araya girmediği bir paralel evrende bu yaz bir ilki yaşatabilirdi. Lakin 2000 kadrosu yıldızlardan yoksundu. İsveçlilerin en azından Freddie Ljungberg ve Henrik Larsson’a sahip olduklarını hesaba kattığımızda bu sonuç çok da kötü sayılmazdı. Diğer ev sahibi Hollanda ise neredeyse her pozisyonda bir yıldız oyuncuya sahipti. Dennis Bergkamp, Patrick Kluivert, Marc Overmars, Clarence Seedorf, Edgar Davids, Jaap Stam… İsterseniz biraz daha devam edebilirdik. Turuncuların Amsterdam Arena’daki ilk maçından önce çalan ve motive etmesi gereken We Are The Champions beklenenin aksine daha çok bir ağıt görevi görmüş, takımı aşağı çekmişti. Ah Freddie, bunu nasıl yapabilirsin?

Hollanda Çek Cumhuriyeti maçında berbattı. İki kez direğe takılan Hollanda’da 90. dakikada Ronald de Boer, Jiri Nemec’in yaptığı hatadan istifade ederek formasından hafif çekildiği gibi kendini yere bırakırken modern bir dans örneği sunuyordu. Ünlü hakem Pierluigi Collina’da beyaz noktayı göstererek tribünlere oynayınca işi bitirmek diğer kardeş Frank’a kaldı. Çeklerin teknik direktörü Jozef Chovanec yaşananları şöyle yorumluyordu: “Bu bir skandal. Soyunma odasında birçok kişi ağlıyor.” Maçı kazandıran De Boer de durumu kabul etmişti. “Bazen şans yanınızda olmalı.” Frank’in söylediği bu sözlerin hayaleti yaklaşık 3 hafta sonra yine aynı stadyumda hatta tam olarak yine o beyaz noktada karşılarına çıkacaktı. Neyse ki şimdilik iki ev sahibi de kayıpsız ilerliyordu ve keyifler yerindeydi.

2- Fransız İntikamı

Çekler alçak topraklara sürpriz adayı ve hipster takımı sıfatlarıyla geldi. Önceden bahsettiğimiz gibi ’76 da Çekoslovakya olarak turnuvayı kazanmalarının yanı sıra Euro 96’da da kazanmaya 17 dakika kadar yaklaşmışlardı. Aradan geçen 4 yıl ise beklenin aksine kadrolarını güçlendirmişti. Karel Poborsky, Patrik Berger, Vladimir Smicer ve Pavel Nedved gibilerinin yanına Tomas Rosicky ve Jan Koller de eklenmişti. Hem kazanabilecek kadar yetenekli, hem de tekmelemeye korkacağınız kadar yakışıklı. Bazıları çok şanslı oluyor.

Peki ya Çekler gerçekten şanslı mıydı? Bir kez daha ölüm grubunda düşmüşlerdi. İngiltere 96’da son Dünya Kupası finalisti İtalya ve 6 yıl önce kazanan Almanya’nın arasından sıyrılmayı başarmışlardı ama onlardan daha fazlasını istemek haksızlık olurdu. Ev sahibine yenildikten sonra bu kez turnuvanın favorilerine, ilk maçında Danimarka’yı güle oynaya 3-0 yenen Fransa’ya karşı oynayacaklardı. Çekler 4 sene önce yarı finalde aldıkları galibiyetin rövanşında mağlup oluyordu. Petr Gabriel’in geriye attığı zayıf pası Thierry Henry fırsata çevirmiş ve Çeklerin umutlarına erken bir darbe vurmuştu. Nedved’in kazanıp Rosicky’nin vatandaşı Panenka’yı hatırlattığı tartışmalı penaltı maça denge getirse de Youri Djorkaeff’in ilk saat dolarken attığı gol son turnuvanın ikincisini dışarı itti.

O günün devamında Hollanda Feyenoord’un ‘De Kuip’ stadyumunda Danimarka’yla karşı karşıyaydı. Frank Rijkaard’dan Çek maçındaki efor ve ruhsuzluktan dolayı azar yiyen takım sahaya çıktığında o sözler hala kulaklarında çınlıyordu. Rijkaard takımın rakiplerinin maçlarını izleyip bilgi toplama konusundaki ilgisizliğini de dile getirmişti. Şaşkınlık içinde söyleniyordu: “İskambil oynuyorlardı!” Bu ilgisizlik Thomas Gravesen’in direğe çarpan şutunu hareketsiz izleyen Edwin van der Sar görüntüsüyle daha da belirginleşti. Gergin ve golsüz ilk yarının son düdüğü çaldığında ev sahibi tribünler tarafından ıslıklanıyordu. Neyse ki ikinci yarıda bir şeylerin değişmesiyle Barcelona Danimarka’yı Patrick Kluivert, Ronald de Boer ve Boudewijn Zenden’in golleriyle 3-0 yendi. Bu gollerle beraber Hollanda ayağını gazdan çekti. Önlerindeki uzun yol düşünüldüğünde zekice gözüken bu karar, bir gol daha atsalar son maçlarında Fransa ile berabere kalmalarının yeterli olacağı bir liderlik mücadelesinde onları yaralayabilirdi. Artık yollarına Hollanda’da devam etmek istiyorlarsa dünya şampiyonlarını yenmek durumundalardı.

Nicolas Anelka et Thierry Henry lors de l'Euro 2000

Image credit: Getty Images

Fransız teknik adam Roger Lemerre grubun final maçında bütün kilit oyuncularını dinlendirmeye karar vermişti. Zizou, Henry, Djorkaeff, Barthez, Blanc, Lizarazu ve Thuram’ın olmadığı maça Deschamps 90. dakikada dâhil olmuştu. Sıradaki rakiplerinin kim olacağı veya nerede oynayacakları umurlarında değildi. Önemli bir mesajdı bu. Bu kadroya rağmen iki kez öne geçtiler. Hollanda ikinci yarıda Frank de Boer’in sert frikiği ve Zenden’in Dave Bassett’ın Wimbledon’ını bile Brezilya ’70 takımı gibi gösteren kendi yarı sahasından gelen uzun topu bitirmesiyle maçı 3-2 kazanarak evlerinde oynamaya devam etti. Fransa, kadrosunun iki takım birden çıkarabilecek kalitede olduğunu gösterirken Hollanda da yedek çıkan rakiplerini ucu ucuna geçtikten sonra çeyrek final rakiplerini bekliyordu. Zorlanan büyük ülkeler de vardı. Pek başarılı olamayanlar…

3- Mesela İngiltere

İngiltere turnuvaya katılmayı başardı ama elemelerde oynanan futbolun uzay futboluyla bir ilişkisi yoktu. İzleyenlerin etkilendiğini söylemek adil olmaz. Glenn Hoddle’ın takımı Fransa 98’de aralıklarla etkileyici futbol sunsa da İngiltere hata yapmaya meyilli ve dağınık bir takımdı. Elemelerdeki en büyük rakipleri olan İsveç’e karşı Shearer’ın ilk dakikadaki golüyle hızlı başladılar ama maçın üçte biri geride kaldığında David Seaman’ın da tartışmaya açık performansı sebebiyle 2-1 mağlup durumdalardı. Paul Ince’in aklını kaçırıp Henrik Larsson’a arkadan yaptığı müdahale ve yetmezmiş gibi rakibinin saçını çekmesi aslında atılması için yeterliydi, hakeme orta parmağını göstermesine hiç gerek yoktu. Artık umutları korumak için bir neden kalmamıştı.

İngiltere kontrolü kaybediyordu. Polonya’dan evinde henüz 3 yemiş Bulgaristan’la Wembley’de golsüz berabere kalmanın yarattığı şüpheyi Lüksemburg’a karşı alınan galibiyet silemezdi. Bu sonuçların bir antrenörün kovulması için yeterli olmasına karşın Hoddle takımda kaldı. Ta ki engelli insanların önceki hayatlarında yaptıklarının bedelini ödediklerini söyleyene kadar.

Bu açıklama Hoddle’ın bir daha Lancaster Gate’e gelmeyeceği anlamına gelirken boşalan koltuğa da 4 maçlık bir kontratla beraber Fulham’ın popüler teknik adamı Kevin Keegan yarı zamanlı olarak oturmuştu. Polonya’yı Scholes’un 3 şutunun tamamının ağları bulması ile yenen İngiltere’de Scholes dışında pozisyona girebilen tek isim Martin Keown’du. İngiltere’nin tek hediyesi alınan 3 puan değildi. Fulham’ın sahibi Mohamed Al Fayed ‘Ulusa hediyemdir.’ diyerek Keegan’ı serbest bırakmıştı. Teşekkürler Mohamed, hediyen sayesinde takımı mahvettin.

Elemelerin kalan maçları da pek balayı havasında geçmemişti. 4 maçta 7 gol, 6’sı Lüksemburg’a. İsveç ve Polonya maçlarında gol sesi çıkmazken Bulgaristan’la da karşılıklı birer gol vardı. Polonya’yı İsveç’in aldığı galibiyet ve averajla geçerek play-off’lara kalan İngiltere’nin rakibi uzaklardan gelmiyordu. Scholes’un Hampden’da attığı iki golle İskoç taraftarları susturması Keegan dönemindeki en iyi performans olmaya aday. Rövanşta ise sahne David Seaman’a kalmış, kaleci iyi performans çıkarsa da İngiltere ezeli rakiplerine 1-0 kaybetmişti. İngiltere gözdağı vermekten uzaktı ama o gün düşündükleri bu değildi. Zor da olsa turnuvaya katılmayı başarmışlardı. Basın ise olanları görmüyor, İngiltere’nin favorilerden biri olduğunu ve kazanabileceklerini yazıyordu. Eh, o zamanların raconu da buydu.

4- Şov Başladı! 18 Dakikalığına!

Dürüst olmak gerekirse, İngiltere turnuvanın ilk 18 dakikasında potansiyel şampiyon adayı olarak gözüküyordu. İngiltere’nin ilk golünü bulması için sadece 169 saniye, bir Beckham ortası ve Scholes’un kafası gerekliydi. 18. dakikada Beckham Steve McManaman’a da benzer bir servis yaptığında Keegan yüzündeki gülümsemeyi saklayamamıştı. Çok erken. 19 dakika sonra Portekiz, Luis Figo’nun 22 metreden yolladığı şut ve Joao Pinto’nun uçarak kafasıyla ağlara yolladığı top maçı tekrar dengeye getirmişti. İki golde de dikkat çekense David Seaman’ın harekete geçmekte gecikmesiydi. İngiltere ikinci yarıda Nuno Gomes Seaman’ın açılmasını affetmeyip topu ağlara yolladığında geriye düşse de golün sinyalleri çok önceden geliyordu. Meksika 70’te Almanya’ya kaybederek turnuvadan elenmelerinden bu yana İngiltere ilk kez büyük turnuvalarda 2 farktan maç veriyordu.

Maçın Avrupa basınındaki yansımaları acımasızdı. Portekiz’de “Figo, Pinto ve Gomes İngilizlerin kibrine ayar çekti.” yazarken İspanya’da “İngilizlerin ağızları açık kaldı. İngiliz donanmasını batırdık!” yazıyordu. AS’taki saygı sınırlarını zorlayan analiz şöyle başlıyordu: “İngiltere bazen bir kaleciyle oynasa daha iyi işler çıkarabilir. Keegan’ın ısrarla neden adı Seaman olan o et bütününü oynattığını anlamıyorum.”

EURO 2020

Image credit: Imago

Turnuvayı yerinde takip etmek için gelen bazı İngiliz taraftarlar yenilgiyi kibar karşılamadı. Oyuncuların başına gelenleri FA’den Steve Double “iğrenç, küfürlü bir taciz” olarak dile getirirken Beckham’ın yaşananlara tepkisi sadece bir el hareketiyle sınırlıydı. Neyse ki taraftarlar bir noktaya kadar kendilerine hakim olabildiler ve herhangi bir tutuklama yaşanmadı. Eindhoven polisi o gün yasal olarak elde edilebilen kenevirlerin tamamının tükenmesinin nedeninin İngilizlerin ‘kafa dağıtma’ ihtiyacı olabileceğini belirtiyordu. O esnada bir başka sözcü ise “takımın Almanya maçı için tasarruf yapmış olabileceği” teorisini dile getiriyordu.

5- Şampiyonların Girişi

İngiliz holiganlar sıradaki maça kadar bile bekleyemedi. Trappist bira ve adrenalinin etkisiyle yaptıkları, 170’ten fazla İngiliz taraftarın tutuklanmasına neden olmakla kalmamış Fransız, Alman ve Türklerin yaratacağı rahatsızlıklara da öncülük etmişti. Olay mahallinin yakınlarındaki Manneken Pis bile yaşananlara kıyasla oldukça asil gözüküyordu. Maçın oynanacağı Charleroi’da İngilizler yerel halkı kovalayıp kafelerle barları talan ederken yumruklar havada uçuşuyordu. Holiganlıklar durmak bilmeyince sonraki gün TOMA’lar ve biber gazları gibi önlemler alınmak zorunda kalınmış ve bir günde yaklaşık 500 taraftar zor yoldan sakinleştirilmişti.

Bahsi geçen aptallar futbolda yeni bir dönem açan o olayı kaçıracaktı. Son şampiyon Almanya’ydı ama aradaki 4 yıl takımı tamamen bitirmişti. Liberoları Matthais Sammer gitmiş, Jurgen Klinsmann’ın bir zamanlar hükmettiği bölge Carsten Jancker’e kalmıştı. Lothar Matthaus da zamana yenik düşenlerdendi. Hazırlık maçında 8-2’lik ezici bir galibiyet almış olsalar da rakip Liechtenstein’dı. İşin garibi, amatörlerden oluşan bir takıma karşı öne geçmeleri için 60 dakika beklemek zorunda kalmışlardı ve attıkları gollerden beşi son dokuz dakikada gelmişti. 1996 takımından 2000’e kalmayı başarmış nadir oyunculardan olan Markus Babbel şöyle diyordu: “Nereye gitsek takımın ilk turla birlikte eve döneceğini duyuyoruz. Motivasyon eksiğimiz var.”

Almanya Romanya’yla berabere kaldıkları açılış maçının büyük bölümünü yersiz paslar atarak ve kendi aralarında tartışarak geçirdi. Mehmet Scholl ceza sahası dışından sol üst köşeye doğru güzel bir gol atsa da Almanya’nın bu turnuvada kolay lokma olduğu ortadaydı. İngiltere, rakiplerini 1966 Dünya Kupasıfinalinden bu yana mağlup edemese de güncel kadro Keegan’ın öğrencilerinin bile rahatlıkla geçebileceği bir takımdı. Alan Shearer’ın boynundaki her bir kası sonuna kadar kullanarak attığı kafa golü ve Beckham’ın Ulf Kirsten’e kırmızı kart istercesine yaptığı saçma müdahele dışında detay vermeyerek turnuvanın en sıkıcı maçını sizi sıkmadan geçelim. Rezaletti. 34 yıllık seriyi bozmak da kimsenin umurunda değildi. Bir taraftar “Artık kimse kavga istemiyor. Galibiyeti kutlayarak güzel bir akşam geçireceğiz. Zaten hiçbir Alman’ın dışarıya çıkacağını sanmıyorum.” demişti. İngiltere kazandığında ne kadar da centilmendi. Kaybettiğinde ise UEFA’nın tavrı netti. Bir huzursuzluk daha yaşanırsa İngiltere diskalifiye edilecekti.

6- Şampiyonların ve İngiltere’nin Vedası

Almanya eğer turnuvada kalmak istiyorsa Romanya’yı son dakika golüyle geçen ve adını çoktan çeyrek finallere yazdıran Portekiz’i yenmek zorundaydı. Daha doğrusu Portekiz’in B takımını. Sergio Conceicao’nun hat-trick’ine karşı koyamayan Almanlar, 1938’den bu yana ikinci kez büyük bir turnuvada gruptan çıkamıyorlardı. Erich Ribbeck dışında bu talihsizliği yaşayan diğer tek Alman Jupp Derwall’di ve o da en azından Euro 80’i kazanmış, 82’de de final oynamıştı. Almanya’nın uzun futbol tarihinin en başarısız teknik direktörü halen Ribbeck.

Keegan Romanya’yla oynanacak son maça inançlı çıkıyordu. “Eğer takıma ‘Daha iyisi mümkün müydü?’ diye sorsanız cevap ‘Evet, daha iyisini yapabilirdik.’ olacaktır. Fakat hala finale çıkmamız mümkün.” Bir beraberlik yeterliydi ve Romanya’nın yaşını almış yıldızı Hagi cezalıydı. Buna rağmen İngiltere bir yolunu bulacak ve Keegan’ın iyimserliğini boşa çıkaracaktı. Paul Ince ve Dennis Wise orta sahada sürekli top kaybı yaparken Romanya ilk yarının büyük bölümünü rahatlıkla pas yaparak geçirdi. Michael Owen ileride topu korumayı başaramadı, turnuvadan sonra emekli olmayı planlayan Shearer ise form durumundan dolayı bir sürü topa yetişemedi. Isınmada David Seaman’ın sakatlanmasıyla maça 11’de başlayan Nigel Martyn henüz 22. dakikada büyük bir pozisyon alma hatasıyla Chivu’nun açtığı ortayı kalesinde görecekti.

Devrenin bitmesine 5 dakika kala önceki golün kahramanı Chivu’nun Ince’e yaptığı müdahele penaltıyla sonuçlandı ve Shearer 11 metreden kaçırmadı. Scholes takımları soyunma odasına yollayacak düdüğe saniyeler kala Owen’a müthiş bir ara pas attı ve kaleci Stelea’yı çalımlayan Owen topu boş kaleye yuvarladı. Devre arasına giderken nasıl başardığı meçhul de olsa İngiltere öndeydi. Devre arasından sadece 3 dakika sonra Martyn yine büyük bir hatayla ortayı Munteanu’ya doğru yumruklayınca İngiltere hem skor olarak hem de zihinsel olarak üstünlüğünü kaybetmişti. Eğer bitime üç dakika kala Phil Neville panikleyip Moldovan’ı düşürmese bu kadar olumsuzluk bile İngiltere’nin gruptan çıkmasına engel olamayacaktı. Neville’ın ahmakça kayarak sebebiyet verdiği penaltıyı Ganea’nın gole çevirmesi Neville ile Shearer’ın milli takım kariyerlerine ani, utanç verici ve gözyaşlarıyla dolu bir nokta koymuştu. En azından bu kez bir taraftar skandalı yaşanmadı.

Keegan’a da mazereti dışarıda aramadığı için hakkını vermek gerek. “Kazanmak için yeterince uğraşmadığımızdan bunu bir şanssızlık olarak niteleyemeyiz. Yeterince iyi pas yapamadık, maçın büyük bölümünü topu kazanmak için uğraşarak geçirdik. Bu sıcakta bizim yaptığımızı yapıp bu kalitede bir takımı yenmeyi bekleyemezsiniz. 90 dakikanın 60’ını topun peşinde koşarak 3 maç geçirirseniz kazanmanız imkânsızlaşır.” Gazzetta dello Sport suçlu olarak ‘Keegan’ın fazla İngiliz futbolu içeren taktik seçimlerini’ gösteriyordu. Keegan 2002 Dünya Kupasıelemelerine kadar çözüm bulmak için söz verdikten beş ay sonra eski Wembley’in tarihindeki son rekabetçi maç oynanacak ve Almanya stadyumu kazanarak kapatacaktı. Bu noktadan sonra Keegan’ın yapabileceği tek şey duygusal ve romantik karakterine uygun olarak tuvalette ağlayarak istifa etmesiydi.

Zorlarsak İngiltere’nin Euro 2000 macerası hakkında birkaç olumlu not düşebiliriz. Portekiz’e karşı atılan iki gol de mükemmeldi. Almanya 34 sene sonra yenilmiş, İngiliz futbolunun kanayan yaralarından biri tedavi edilmişti. Son olarak İngiltere yeterince iyi futbol oynayamadığı için elenmişti. Ya holiganlıkların sebep olduğu bir fiyasko, bir diskalifiye yaşansaydı? Eh, bunların hepsi çok küçük detaylar ama bazen dolu tarafa da bakmak gerek.

7- Komedi ve Drama

Romanya İtalya’yla çeyrek finallerde buluşuyordu. İtalyanlar gruplarındaki 3 maçtan 3’ünü de kazanmıştı. Üç maçın üçünde de oyun anlayışlarından kopmamışlardı ama ara sıra da yeteneklerini sahaya koymuşlardı. Antonio Conte, Türkiye maçında röveşatasını filenin üst köşesine nişanlamıştı, Fiore de aynı köşeye bu sefer Belçika maçında uzaklardan bir şut göndermişti. Son maç olan İsveç maçında da Alessandro del Piero topu sol üst köşeyle buluşturmuştu. Belçika’nın Türkiye’yle olan son maçında sadece bir beraberliğe ihtiyacı vardı ama talihsizliğiyle meşhur Filipe de Wilde kendi kalesinde görülmeye alışılmış bir gole daha izin vermişti. Hakan Şükür’ün de Wilde’nin üstüne yükselip topa dokunan isim olmasının ardından Türkiye devreye önde giriyordu. Hakan Şükür’ün ikinci golünü engelleyip sonrasında kalesinden neredeyse 30 metre açılıp Harald Schumacher’e bir selam çakmaya koşarken sahada ön bahçesindeki ıslak tentede kayan bir çocuğu andırıyordu. Patrick Battiston rolündeyse zavallı Arif Erdem vardı. İkisi de sahadan ayrılmıştı; de Wilde cezasını alarak, Arif ise sandalyede. Turnuvanın ev sahiplerinden olan Belçika yaşananlardan utanç duyuyordu. Belçika teknik direktörü Robert Waseige’nin yoğun bir sigara dumanının ardından “Kalecimizi suçlamayı uygun bulmuyorum” deyişi duyulmuştu. Bu sırada Bach’ın Air’inin sakin melodisi arka planda duyulabiliyordu.

Holland line up before their Euro 2000 match against France

Image credit: Getty Images

Grup aşamasının en büyük draması C Grubu’ndandı. Özellikle de Sırbistan-Karadağ ya da o zamanki adıyla Yugoslavya SFC (Sosyalist Federal Cumhuriyeti) için. Yugoslavya ilk maçta, iç savaş sonrası kendisinden ayrılıp bağımsızlığını ilan eden ülkelerden birisiyle karşılaşıyordu: küçük Slovenya ile. Yugoslavya teknik direktörü Vujadin Boskov maçtan önce “Eğer kaybedersek bu bir sürpriz olmaz.” demişti. Ardından da “Bir facia olur, onlar sadece 1,9 milyon kişilik tenis ve kayaktaki başarılarıyla bilinen küçük bir ülke.” diye eklemişti. Nitekim, Slovenya iddialı rakipleri karşısında 3 gol bulmuş ve Hamlet’in dış görünüşten bir benzeri olan kaptanları Zlatko Zahovic bu gollerden ikisini atmıştı. Zahovic kaleciyle karşı karşıya kaldığı an kaçırmasaydı fark 4 olacaktı. 3 gollük bir fark genelde günü kurtarmaya yeter, özellikle de karşı takımdan bir kişi atılmışken; Sinisa Mihajlovic yine yapacağını yapmış ve Saso Udovic’i alakasız bir pozisyonda itmişti. Bütün bu olanların ardından Yugoslavlar 6 dakikada 3 gol buldu. İngiliz topraklarında şok dalgası yayılırken Savo Milosevic kaleye yakın mesafeden iki gol atmıştı.

Yugoslavya’nın İspanya’yla oynayacağı grubun son maçı gelip çatmıştı, artık her şeyi ortaya koyma vakti gelmişti. Tiki-takaya geçiş aşamasındaki İspanyollar açılış maçında Norveç’e yenilmişti. Norveç o kadar temel bir oyun oynuyordu ki önceki menajerleri Egil Olsen stil meraklısı bir idealist olan Danny Blanchflower gibi görünüyordu. Bu maçın sonrasında İspanya Slovenya’yı yenmişti. Diğer maçta da Milosevic Norveç’e karşı tek golü atarak Kuzeydoğu Birminghamlıların (Aston Villa taraftarları) iyice kafasını karıştırmıştı. Bu sonuçların ardından herkes gruptan çıkabilecek konumdaydı. Yugoslavya, İspanya maçında üç kez gole ulaşmıştı ve bir gol yine Milosevic’tendi, Aston Villa taraftarlarını açıkça trollüyordu. Slovenya-Norveç maçı golsüz biterken, İspanyollarsa uzatmalara geride giriyordu. Norveç’in kazandığı puan İspanyollar maçı berabere bile bitirse gruptan çıkamayacakları anlamına geliyordu.

Uzatmalardaki birkaç dakika içerisinde, Pedro Munitis ceza sahasının içinde karambole girmiş ve penaltıyı kazanmıştı. Gaizka Mendieta da kazanılan penaltıyı gole çevirdi. Son bir gol daha gerekiyordu. 90+7’de Pep Guardiola umutsuz bir uzun top attı, Ismael Urzaiz kafayla indirdi, top bir takım arkadaşının önünde sekti, sol alt köşeye nişanlanan bir şut ve gol! İspanya kendisini kurtarmıştı, tarihteki en büyük geri dönüşlerden biriyle. Ve eğer çok çok dikkatli dinlerseniz kendini kaybetmiş bir John Motson’ın “Alfonsooooooooooo!!!!!” bağırışının çınlamalarını etrafta duyabilirdiniz.

8- Dört niyet mektubu
Bütün Yugoslavya yedek kulübesi bir olmuş, başlarını tutuyorlardı. Ama neyse ki tur atlamayı başardılar. Tabii bunun için ne kadar minnettar olmaları gerektiği de tartışmaya açıktı; 4 gün sonra Rotterdam'da, Hollanda karşısında dakikalar 54'ü gösterirken Patrick Kluivert kendisinin ve takımının dördüncü golünü atıyordu. İlerleyen dakikalarda Marc Overmars, Doğu Avrupalıları iki kez daha orta yuvarlağa götürdü. Maçın son anlarında ise Milosevic, Predrag Mijotevic'in direkten dönen topunu artık alametifarikası haline gelmiş yakın mesafe gollerinden biriyle tamamlayarak sonucu belirledi. Attığı şeref golünü kutlamamış olsa da aslında bu, Milosevic açısından önem arz eden bir goldü. Yugoslav forvet, bu gol ile birlikte turnuvayı -o maçta attığı 3. gol rakip Dejan Govedarica'nın dokunuşu sebebiyle kendisine yazılmayan- Patrick Kluivert ile beraber gol kralı olarak tamamlayacaktı.
Gruplarda belirsiz bir görüntü veren Hollanda, şimdi Henri Delaunay Kupası'nın bir hafta sonra, aynı stadyumda, Frank de Boer'in ellerinde yükseleceğine inanıyordu. Bu esnada İtalya da Romanya'yı 2-0'la geçti; Dino Zoff'un takımı 4 maçta yalnızca 2 gol yiyerek yarı finallere ulaşıyor ve Hagi'nin son büyük turnuvası iki sarı kartın ardından erken sonlanıyordu. Portekiz, Türkiye'yi geçerek 1984'ten beri ilk kez yarı finallere ulaşmayı başarmıştı. Dördüncü niyet mektubu olarak da Zinedine Zidane Santiago Canizares'in koruduğu İspanya ağlarını serbest vuruşu ile sarsmış, Youri Djorkaeff sağ üst köşeye güçlü ve kavisli bir gol yollamış, Raul ise son dakikalarda Brüj semalarına yolladığı penaltı ile İspanyolların umutlarına son vermişti. Dünya şampiyonu, son 4'e kendinden emin bir şekilde yürüyordu. Zidane, açık bir şekilde 4 yıl önce kendini gösteremediği İngiltere’deki turnuvayı telafi etmek istiyordu: "Kariyerimin en iyi futbolunu oynuyorum ve takım da 1998'dekinden bile daha iyi." Kılıçlar çekildi. Savaşa hazır mısınız?

9- Oh Abel!
Bu ifadeyi destekleyecek istatistiksel verimiz yok, yani dava açabilirsiniz, ama hatırlıyoruz ki çoğu insan -püristler başta olmak üzere- finalin Hollanda ile Fransa arasında olmasını istiyordu. Beklenti, bu iki tarafın finali bir estetik harikasına çevirmeleriydi. İşler böyle gelişmedi ama bunun sebebi isteksizlik de değildi.

Brüksel'de oynanan ilk yarı final, favori Fransa ile ikinci altın jenerasyonu yaşlanmakta olan Portekiz'i karşı karşıya getirdi. Nuno Gomes, uyuklamakta olan Didier Deschamps'dan sıyrılıp ceza sahası dışında dönerek yaptığı muhteşem vuruşla gol perdesini açtı. Afallamış bir kaleci, daima mizanseni daha şaşaalı kılar. Ve Fabien Barthez de olduğu yerde ağaç gibi kalakalmıştı, hareket etmemişti, yüzünden inançsızlık okunuyordu. Henry, ikinci yarının başlarında Portekizlilerin arasında sol köşeye yuvarladığı topla skoru eşitledi. Maçın geri kalanını Fransa domine etti, Zidane zarif şovunu sergiledi. Ama Vitor Baia'ya yalnızca bir kez gerçekten gol tehlikesi yaşatabildiler, o da Emmanuel Petit'nin direk dibine çektiği şuttaydı. Taraftarların gerçekten de koltuklarından fırladığı bir an varsa o da Figo'nun serbest vuruşunda Abel Xavier'in kafasıyla rakip kaleye sert bir top yollamasıydı, Barthez harika bir şekilde topu kalenin üstüne çelmişti. Ufukta penaltılar gözüküyordu.

Altın gol uzatmalarında son 3 dakikaya girilmişken Sylvain Wiltord, dar açıdan Trezeguet'nin topuna müdahale etmiş Baia'nın tam olarak koruyamadığı kaleye doğru şutu yolladı. Fakat sahada eşi benzeri olmayan tarzıyla kolayca ayırt edilebilen Abel Xavier, golü engellemişti... eliyle! Penaltı. Statta kıyamet kopuyordu. Sonlarının geldiğinden haberdar şekilde hakemin etrafını saran Portekizliler, dramatik bir manzara oluşturuyordu. Avusturyalı hakem Günter Benko'nun kararı değişmeyecekti. Luis Figo yeleğini giyip hışımla sahayı terk etti. Zidane penaltıyı sol üst köşeye, Fransa'yı finale yolladı. Nuno Gomes, hakemle arasında geçen, içeriğini tahmin edebildiğimiz bir münakaşanın ardından kırmızı kart gördü. Ön gösterimleri kendi standartlarının altında -hatta hayal kırıklığı seviyesinde- olsa da Fransa başarmıştı. Finaldeki olası rakiplerini öğrenmek amacıyla sınırı geçen binlerce Hollandalı, memnuniyetle evlerine dönüyorlardı.

10. Oh Jaap!

O keyifli Hollanda taraftarlarından kaç tanesinin 24 saat sonra Amsterdam Arena’da olduğu kayıtlarda yok. Statta olanlar, Turuncular’ın performansının ulaştığı absürt boyutlara tanıklık edeceklerdi. Gianluca Zambrotta, Boudewijn Zenden’i önce sert bir hamleyle yere sererek, ardından da formasından çekerek üst üste 2 sarı kart gördü ve İtalyanlar’ı on kişi bıraktı. 34. dakikadan itibaren 10 kişi oynamak zorunda İtalyanlara karşı Hollandalılar aralıksız hücum etti. Oynadıkları total futbol değildi ama oyunu neredeyse tamamen domine ediyorlardı. Fakat zaman işlemeye devam ediyordu ve Dennis Bergkamp ile Patrick Kluivert ne zaman ellerine bir şans geçse ya değerlendiremediler ya da bitirmeleri gereken pozisyonlarda zaman kaybedip yanlış kararlar verdiler. Bunların üstüne Hollanda iki penaltı kaçırdı! Frank de Boer’in penaltısını kaleci Francesco Toldo çıkarttı. Kluivert’in kullandığı penaltı da sol direğe çarptı ve sonrasında top kaleden gittikçe uzaklaşarak İtalyanların mücadelesine bir umut ışığı verdi.

Bu durumda şans Hollanda’dan yana değildi; Bergkamp’ın sol direğe gönderdiği füze de direkte patlamıştı. Sonrasındaysa İtalyanlar kendi şanslarını yarattılar ve klişeleşmiş catenaccio taktiklerini uygulamaya başladılar. Kendi ceza sahalarının önüne yaslanarak çok iyi bir savunma performansı ortaya koydular. Maç golsüz beraberlikle sona erdi ve iki takımın da pek dilemediği bir durum olan penaltılara gidildi. Hollanda Euro 92, Euro 96 ve Fransa 98’de penaltılarla elenmişti. İtalyanların durumuysa daha vahimdi. Son üç Dünya Kupasında penaltı vuruşları İtalyanları kupa yolunda alıkoymuştu. Euro 80’deki üçüncülük maçındaysa art arda kullanılan 19 penaltıdan sonra Fulvio Collovati kaçırmış ve İtalyanları madalyadan etmişti.

Başka bir deyişle; iki ülke de zaferin tadına varamamıştı. 2 yıl önce Fransa’ya karşı çeyrek finalde penaltı kaçıran İtalyan orta saha Luigi di Biagio kesinlikle başarısızlığın nasıl bir duygu olduğunu biliyordu. Bu yüzden ilk penaltıyı kullanmak için beyaz noktaya yürüdü ve topu kalenin tam sol üstüne göndererek ağlarla buluşturdu. Frank de Boer’in penaltısıysa kaleci Toldo tarafından kolaylıkla kurtarıldı. Amsterdam Arena’daki atmosfer de bir anda tersine döndü. Ev sahibi taraftarlar artık her şeyin kaybedildiğine inanıyorlardı,görünüşe bakılırsa tüm şanslarını Çek Cumhuriyeti’ne karşı açılış maçında kullanmışlardı.

Gianluca Pessotto’nun penaltısını gole çevirmesi ve Jaap Stam’ın da Hollanda adına ikinci penaltıyı da kaçırmasıyla her şey ortadaydı. Francesco Totti’nin panenkasının ardından İtalyanlara Fransa’ya karşı son bir gösteri için Rotterdam yolu gözükmüştü. Bergkamp milli takımı bırakma kararı aldı, Rijkaard ise istifasını sundu. “Tek bir amacım vardı, o da Avrupa şampiyonu olmak. Bu, maçı kazanıp kazanmama meselesi değil. Kafamda tek bir hedef vardı ve bu jenerasyonun harika futbolcuları da bunu hak ediyordu. Ben bunu başaramadım ve bu büyük bir hayal kırıklığı.” Hollandalılar bunun ardından gözlerini Uzak Doğu’daki 2002 Dünya Kupası’na ve eleme aşamasına çevirdiler. Bu seferse hikâyede Roy Keane ve İrlanda Cumhuriyeti olacaktı.

Bu olağanüstü turnuvada sona yaklaşılırken tablo işte bu şekildeydi... Herkese iyi şanslar…

11. Muhteşem bir aya muhteşem bir son

Finallerde sıklıkla olduğu gibi Rotterdam’daki finalin ilk yarısı da hayli olaysızdı. Aksiyon, 54. dakikada başladı. Totti, Bixente Lizarazu’yu oyundan düşüren küstahça topuk pasıyla Pessotto’yu sağ kanattaki açık alana sarkıttı. Pessotto’nun ortası kale önünde Marco Delvecchio ile buluştu, sol üst köşeye düzgün bir tek vuruşla yolladı topu Delvecchio. Sıkıntılı savunmalarına karşın en iyi fırsatlar İtalyan mahsulüydü; Del Piero iki, Delvecchio bir gol kaçırmıştı. İtalyanlar, 1968’den beri ilk kez Avrupa’nın zirvesine tırmanmaya çok yakınlardı.

Ve sonra, üçüncü uzatma dakikasında, Barthez topu üçüncü bölgeye doğru şişirdi. Trezeguet kafayı vurdu. Cannavaro tehlikeyi uzaklaştırmalıydı ama güçsüz kafa vuruşu ceza sahasının hemen sol içine düştü. Yine bir dar açı, yine Wiltord. Uzak direğe çektiği şut, Nesta’nın bacaklarının arasından ve Toldo’nun elinin altından geçerek ağlarla buluştu.

İtalyanlar uzatmalarda da kendilerini canlandırmayı başaramadı. Robert Pires vites arttırıp soldan son çizgiye inerken hem Demetrio Albertini hem de Cannavaro ters ayakta yakalandı. Topu içeri, Trezeguet’ye yolladı ve o meşhur altın gol geldi. Forması ellerinde, mutluluk dolu gülüşü yüzünde tribünlere koşuyordu Trezeguet. O akşam daha iyi oynayan taraf İtalya’ydı ama üstün gelen Fransa olmuştu. İkinci kez Avrupa’nın en iyileri olarak taç giyiyorlardı.

Aynı zamanda Les Bleus, 70’lerin başındaki meşhur Batı Almanya takımından sonra aynı anda Dünya Şampiyonu ve Avrupa Şampiyonu unvanlarını taşıyan ikinci takım olmuştu. “İnsanlar Fransa’da kolay bir grubumuz olduğu ve evimizde olduğumuz için kazandığımızı söylediler. Burada zor bir grubumuz vardı, Portekiz ve İspanya’ya karşı zor maçlar oynadık ve burada, evimizden uzakta da kazanabileceğimizi kanıtladık. Belki insanlar şimdi daha iyi olduğumuzu söyleyeceklerdir. Birçok kaliteye sahibiz ama mentalitemiz olmadan işler farklı olurdu.” diyordu Thierry Henry panteondaki önem kazanan yerlerini vurgulamak için.

Halinden memnun görünen Roger Lemerre de golcüsünün analizine katılıyordu. “Geçen dakikaları gördüğünüzde umut, yerini çaresizliğe bırakıyor ve bir mucize olmasını umuyorsunuz. O mucize gerçekten de gerçekleşti. Onu mümkün kılan, takımın güçlü arzusuydu.” Karşı taraftaki meslektaşı Dino Zoff, oyuncu olarak kazandığı 1982 Dünya Kupası’nın ardından Euro 2000’i de koleksiyonuna eklemeye saniyeler kadar yaklaşmış ve başarısız olmuştu. “Nasıl hissetmemi bekliyorsunuz ki?” diyordu iç çekerek. “Galibiyetten emindik ve ellerimizden kayıp gitti. Ama oyuncularımın mücadele etmediğini söyleyemezsiniz.” Ülkesi İtalya’da gündem yaratmaktan hoşlanan politikacı Silvio Berlusconi, Zoff’u Zidane’a adam markajı yaptırmaması gerekçesiyle bir “amatör” olmakla suçlamıştı. “Kırıldım” demişti görevini bırakan Zoff. “Berlusconi’den haysiyet dersi alacak değilim.” Zidane’ın zaten finalde pek de bir şey yaptığını da belirterek kendini kışkırtıcı laflara karşı savunmuştu. Bu esnada Fransa, Champs Elysees’de 400.000 kişilik bir kalabalık tarafından karşılanmıştı. Oyuncular sıra sıra Concorde Meydanı’ndaki Crillon Hotel’in balkonunda eğlenirlerken tezahüratlar, en çok turnuvanın oyuncusu Zidane kendini gösterdiğinde güçlenmişti.

Bu, Fransa’nın görkemli hükümdarlığının hem zirve noktası hem de sonuydu. İki yıl sonra Güney Kore’de acınası bir performansla, tek gol bile atamadan Dünya Kupası’nın dışına itildiler. Bir dünya şampiyonunun sonraki turnuvada gösterdiği en berbat performanstı bu, rekoru en azından tek maçını kazanan 1950 İtalya’dan devralmışlardı. İtalya, 2000’deki yenilginin intikamını 2006 Dünya Kupası finalinde penaltılarla alacak, Zidane o maç ile futbol kariyerini d’Artagnan’ı utandıracak bir şekilde sonlandıracaktı. Yani bir başka bakış açısıyla ‘gün gelir hesap döner’ gibi bir sonuca da varabiliriz. Gerçi zavallı Kevin Keegan’ın menajerlik kariyeri için bu ifade pek doğru olmaz ama neyse, istisnalar kaideyi bozmaz.

Futbol

Chris Wilder ile Sheffield, Jose Mourinho ve fazlası

01/08/2020 AT 12:44
Futbol

Premier Lig'in son haftasından arda kalanlar

27/07/2020 AT 09:30
Related Topics
FutbolArsenalAston VillaAjaxMore
Share this with
Copy
Share this article