Her alanın kendine özgü asker profilleri vardır. Tabii bu askerler “gerçek” askerlerle örtüşmeseler de mücadeleleri, disiplinleri, diğerlerini düşünmeleriyle bu etiketi alırlar.

Sinema sektörünün askerleri dublörler olarak görülür mesela. Dublörler, ana karakterlerin alamayacağı riskleri alırlar ve filmin akışını canlı tutarlar ama günün sonunda izleyici, o sekansları, sahneleri ana karakterlerle anımsar daima. Tabii Tom Cruise gibi dublör kullanmayan ve hem asker hem yıldız olan bazı isimler dışında.

Futbol
PREMIER LİG’DE BEŞİNCİ HAFTANIN ARDINDAN
5 SAAT ÖNCE

Parkelerin askerleri ise en başından beri aynıdır. Kısa rotasyonlarında bu askerlerin görevleri, kenardan gelip 10 dakika içerisine iki üçlük sığdırmak, topsuz katlar yapmaktır. Uzun rotasyonlarındaki askerler ise “pis işleri” yaparlar. Ribaundları çekmek için savaşırlar, rakipleriyle güreşirler, bir pozisyonda istatistik kâğıdına yansımayan dört perde yaparlar ve sayıyı yaratırlar, saha dışında takımın ağabeyi olurlar, kimyayı korurlar.

Makedonya’daki federasyon ofisinde yoğun takviminden 50 dakikayı röportajımız için ayıran Pero Antić, işte sıfır kollu formalarla tam da böyle bir oyuncuydu. Zaten bunu röportaj içerisinde sık sık kendi ağzından da duyacaksınız. Kendisini daima “Asker” olarak tanımlarken antrenörlerini “General”, diğer tüm unsurları ise “Diğer birimler” olarak tanımlıyor. Bol bol kahkaha eşliğinde geçen röportajımız sırasında 1990’lardan itibaren birçok şeye değiniyoruz.Fakat öncesinde gerçeklerimize göz atıyoruz elbet, Pero Baba ile…

Nasılsınız?

Teşekkürler (Bunu direkt Türkçe söylüyor). Eh gördüğün gibi biraz Türkçe biliyorum tabii.

Çok iyiyim! Gördüğün gibi enerjik, mutlu ve pozitif bakış açımla buradayım. Ekibimle birlikte Federasyon’daki işleri hallediyorum. Fenerbahçe ailesinin bulunduğu bir şehirden biriyle konuşmak beni daima mutlu ediyor.

Koronavirüs salgını hayatımıza gireli yedi ay oldu. Bu süreç, ilk aylarda nasıl geçti sizin için?

İşimiz basketbolla alakalı olduğu için elbette bazı değişiklikler, aksamalar yaşadık fakat her şeyden daha önemli bir durum söz konusuydu: İnsan hayatı. Sadece basketbol değil; hayatımız içerisindeki her şey değişti, olumsuz birçok durum yaşandı. Herkes zor günlerden geçti. Fakat dostum, sana şunu net söyleyeceğim, hayatım boyunca her şeye pozitif baktım. Sonuçta ben bir askerim ve bir asker asla negatifleşip hayata küsemez. Bu konuda da pozitif davrandım ve olayları düzeltmeye çalıştım.

30 yıl öncesine kadar gitmek istiyorum. Emekli olmanızın üzerinden üç yıl geçti ama şunu çok merak ediyorum. Bu güzel sporla nasıl tanıştınız? Basketbol hayatınıza nasıl girdi?

19 yaşında olduğunu söyledin, değil mi? Şu yüzden soruyorum, basketbola 19 yıl önce, 1999-2000 civarında iyi bir adım attım. 1982 doğumluyum ama geç başladım. Hikâyem oldukça ilginç. Gençlik dönemimde yani 1990’larda basketbol, ülkemizde en yaygın spordu, mükemmeldik o zamanlar. Milenyuma doğru abim ve birkaç yakın arkadaşım her gün bir yerlere gidiyorlardı. Bir gün onlara eşlik ettim ve basketbol oynadıklarını gördüm. Eh, sevdim bu sporu hemen. Çünkü sporun doğasında tutku, mücadele vardı. Aynı dönemde hep birlikte Makedonya’nın önemli kulübü olan Rabotnički’nin seçmelerine gittik. Karpuz seçer gibi oyuncu seçiyorlardı, gerçekten. Hem fiziksel hem de yetenek seti bakımından iyi olduğm için beni seçtiler. Yani ilginçti bu. 18 yaşındaydım ve ilk iyi adımımı atmıştım.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg)/origin-imgresizer.eurosport.com/2020/09/20/2890316.png

Kariyerinizin ilk yıllarına geçeceğim ama burada şunu merak ediyorum. Abinizin bir kariyeri oldu mu? Anne ile babanız sporla uğraşmışlar mıydı?

Annem iyi bir hentbol oyuncusuymuş ve hentbolu gerçekten de çok seviyormuş. Babam ise Makedonya’nın en güçlü, yetenekli forvetlerinden biriydi futbolda. Abim, eh, abim yetenekliyddi ama sakatlıklar ve kafa problemleri (gülüyor) nedeniyle kalamadı bu sporda. Ülkemizde ve Türkiye dâhil çevre ülkelerde şöyle bir felsefe vardır. Eğer babanız bir alanda iyiyse sizin en büyük hedefiniz, onun durduğu basamağı farkla geçmek olur. Kişisel olarak en büyük motivasyonum buydu.

Peki ülkenizdeki kültür nasıldı o süreçte?

Dediğim gibi, basketbol bir numaralı spordu bizim için. Tabii sonralarda işler değişti ama kısa vadeli geçmişe baktığımızda iyi durumdayız. 16 yaşımdayken Amerika Birleşik Devletleri’ne gittiğim için ülkemdeki net kültür bağlarını bir süre alamadım. Ayrıca genç biri olarak ailemi, arkadaşlarımı da özledim. Ama buradaki mücadeleci, disiplin tabanlı basketbol kültürü DNA’mda var. Yani evet, mücadeleci bir kültürümüz var en başından beri. Bunu şu anda iyi bağlantılarla, gençlere fırsat veren felsefeyle ve imkânlarla birleştiriyoruz ve bundan dolayı mutluyuz. Kalbimiz ile beynimiz birleşiyor ve karakterimiz, fiziksel özelliklerimize emir vererek bizi yönetiyor.

2011’e dek birçok takımda oynadınız ve birçok rol aldınız. Rabotnički, AEK, Kızılyıldız, Lukoil, Lokomotiv Kuban ve Spartak St. Petersburg’daydınız o süreçlerde. Sizin için, bu yılların en iyi “şeyi” neydi?

Oh, kesinlikle Lukoil ile anlaşmam! Şimdi, sana şunu söyleyeceğim. Ben, gerçekten de kendimi asker olarak görüyorum. Takımımda benim dışımda 11 oyuncu var. Alt etmemiz gereken 12 oyuncu ve bir general, antrenör, var. Ortada bir top ve kenarlarda iki pota. Eğer 30 sayı atp 20 ribaund aldığım bir maçı kaybedersek o gece uyumam imkânsız. Ama 10 sayı atıp beş ribaund aldığım bir maçı kazanırsak dünyanın en mutlu insanı olurum. Bu, basketbolun asker kültürüdür. İşte hem asker hem de takımı sırtlayan oyuncu olmayı Lukoil’de öğrendim. Oradaki antrenörüm bana, “Hey, Pero! 20 sayı ve 10 ribaund alacaksın, ayrıca maçları kazanacağız. Şimdi saha çıkıyoruz ve maçı kazanıyoruz.” diyerek aşıladı bu kültürü bana. O yıl ligde kaç maç kaybettik, biliyor musun? Sıfır. Sezon bitti, namağluptuk. Ben hem sayı hem de asist kralı olmuştum ama daha da önemlisi bu işin bir takım işi olduğunu tamamıyla anlamıştım. İşte bu, o yıllardaki en iyi “şey”di benim için.

EuroBasket 2011’deki mükemmel performansınız sonrasında Olympiacos’la anlaştınız ve orada EuroLeague’i iki kez kazandınız. O yıllar nasıldı peki? Takımdaki atmosfer nasıldı? Ayrıca işin en başında, Olympiacos’la nasıl temasa geçtiniz?

EuroBasket, Litvanya’daydı. Ve senin de bildiğin gibi birçok insan, 2011’i tarihin en zevkli turnuvalarından biri olarak görüyor. Makedonya olarak biz, Avrupa’da dört-beş oyuncusu oynayan, öylesine orada yer alan bir takım olarak görünüyorduk ama neler yapabileceğimizi gösterdik. Açık konuşacağım, o turnuvada mükemmel oynadım gerçekten. Sonrasında teklifler gelmeye başladı. Miško, Miško Ražnatović, turnuva sonrasında geldi ve yaptığımız konuşmalarla kariyerim değişti. Şöyle gelişti süreç. İşe hep basamak basamak bakıyordum. EuroCup, lig, FIBA gibi yani. Artık EuroLeague yapmam gerektiğini hissediyordum ama bundan emin değildim. Çünkü sahada “Bad Boy” gibi görünüyordum ama herkes karakterimin ne kadar iyi olduğunu, asker gibi savaştığımı biliyordu. Miško beni cesaretlendirdi ve o dönemin “Underdog” ekibi olarak görülen Olympiacos’a gittim.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(1813x238:1815x236)/origin-imgresizer.eurosport.com/2020/09/20/2890314.jpg

Oh, o kadro.. Vassilis Spanoulis, Kostas Papanikolaou Georgios Printezis gibi birçok süper yıldız vardı ama günün sonunda sana biraz önce dediğim şeyi hepimiz biliyorduk, bu bir takım işi. Herkes rolünü biliyordu. Kim nerede şut atacak, kim nereye kat edecek, tüm planlar belliydi. Önce normal sezonda mükemmel oynadık, sonra play-off’lara geldik. Kendi kendime, “Oh, tamam tatile hazırlan” diyordum. Ama ne oldu? Final Four. “Tamam Pero, pozitifsin ama şampiyonluk gerçekten gelecek mi?” derken evet, şampiyonluk geldi. (Bol bol mimik eşliğinde anlatıyor.) Sonrasında takım olarak bir araya geldik ve ertesi yıl bu kupayı yine kazanacağımıza dair söz verdik. Peki ne oldu? Ah, tamam, hepimiz biliyoruz. Yine kazandık. Printezis’in modern döneme daha o yıldan uygun olması, Spanoulis’in liderliği, takımımızın genel yapısı getirdi bize bu başarıları.

11 yaşındaydım o zamanlar ama evet, YouTube daima bir çözüm. Sonrasında ise NBA maceranız başladı. Yine işin en başına gidelim. Atlanta Hawks’la anlaşma sürecinizi anlatır mısınız?

İkinci zafer sonrasında bir gün Miško ile konuşuyorduk. Bana, “Hey. NBA’e ne dersin?” diye sordum. 31-32 yaşındaydım ve NBA’e mi gidecektim? Sanmıyorum. Ama Miško, bana en azından Atlanta Hawks’ın baş antrenörü Mike Budenholzer’la konuşmamı söyledi. Bud, hem Avrupa hem de Amerika Birleşik Devletleri’ndeki basketbol yapılarını çok çok iyi bilen bir antrenör, en azından o konuşmamız esnasında bunu fark ettim. Tabii sonrasında Atlanta’ya gittiğimde de.

İlk izlenimleriniz nelerdi?

Değişik, hem de çok değişik. İki kez EuroLeague kazanan biri olarak NBA’e 30’lu yaşlarındaki bir çaylak olarak gidiyordum. Çelişki mükemmel, değil mi? Ayrıca hep televizyonlardan izlediğimiz meşhur Kobe Bryant, Dwight Howard, LeBron James gibi isimler savunacağım ve savunulacağım isimler oluyorlardı. Dostum… Bu parıltıyı hemen kafamdan attım ve asker kimliğimi sonuna kadar takıp mücadele ettim.

O Hawks takımı mükemmeldi. Jeff Teague, Paul Millsap, Al Horford, DeMarre Carroll, Kyle Korver…

Hatta Dennis Schröder, Lou Williams ve Elton Brand de vardı. Bu takımla normal sezonda harikalar yaratmıştık. Özellikle Lou, Kyle ve DeMarre gibi isimlerle mikro katkılar verip iyi işler yapıyorduk. Koç Bud’ın sistemi ve bize psikolojik olarak sergilediği yaklaşım çok iyi işliyordu, her şeyi daha kolay bir hâle getiriyordu. Sistemi iyiydi, zaten sisteminin büyük bir kısmını yazın kuruyor ve bizi çalıştırıyordu. Takımda her anlamda birbirine uyum sağlayan, birbirini anlayan insanlarla birlikte oynuyordum. Demek istediğim, soyunma odamız enerji doluydu. Avrupa’da da enerji ve uyum vardı ama Avrupa’daki “Hoooo, haydi, haydi (Türkçe söylüyor), kazanacağız” gibi bir şey yoktu. Eh, NBA, Avrupa’ya göre çok daha kolay bir lig.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(979x425:981x423)/origin-imgresizer.eurosport.com/2015/06/30/1626588.jpg

O takım iyiydi ama play-off’larda işler bozuluyordu biraz. Hatta birazdan daha fazla.

Evet, kesinlikle öyleydi. Söylememe gerek yok zaten ama play-off, psikolojinin öne çıktığı bir ortam. Kazan ya da öl. Bu sert oldu. Kazan ya da kaybet, kazan ya da evine git felsefesi var orada. Her dakika, her hücum ve savunma önemli. EuroLeague’deki Final Four gibi yani. Bu, oyunun içindeki en temel oyun.

Koç Budenholzer, aynı sorunları şu sıralar Milwaukee Bucks’ta da yaşıyor. Mükemmel normal sezon ama kötü play-off. Onun genel felsefesine dair ne söylersiniz?

Budenholzer’ın en iyi yaptığı şey oyuncularla iletişim kurmak. Onların hâlinden anlamak. Onları analiz edip vereceği reaksiyonlara göre kendi düzenini belirlemek. Kişisel olarak bu, benim için mükemmel bir şeydi. Çünkü NBA, antrenman yapmanızı engelleyen bir tempoya sahip. 30’larındaki bir Avrupalı olarak antrenman yapamazsam ritmimi koruyamam. Fakat Budenholzer, bu konuda bana daima kelimelerle yardımcı oldu ve beni geliştirdi. Ona müteşekkirim.

Ve İstanbul! 2015’te İstanbul’a geldiniz fakat bu sefer Sarı-Lacivertli formayı giymek için. Neler hissettiniz ilk günlerinizde? Anlaşma detaylarınız nasıldı?

İstanbul’a o yıldan önce birçok kez gelmiştim. Klasik olacak ama şehir, mükemmel bir şehir. Yapabileceğiniz şeylerin sınırı yok.

Atlanta’daki son sezonumun ardından bana Fenerbahçe’den bir teklifin geldiğini öğrendim. Şimdi, şöyle bir şey var. Željko Obradović, Željko Obradović’tir. Željko, Željko. O general ve ben asker. Daha iyi bir hissiyat? Hayır, teşekkürler. Koç Budenholzer, kendisiyle kalmamı istiyordu ve yalan söylemeyeceğim, oradaki teklif çok daha yüksekti, çok daha iyiydi. NBA’e 20’li yaşlarımda gitme fırsatı yakaladığım tekliflerden bile yüksekti. Ama gitmedim, Željko için oynayacaktım. Bir tane daha EuroLeague kupası kazanmak istiyordum. Kendimi kanıtlamak istiyordum, yine.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(1281x321:1283x319)/origin-imgresizer.eurosport.com/2020/09/20/2890318.png

Takımla iyi gidiyordum, uyumu yakalamıştım. Taraftarlar… Ah, taraftarları nasıl anlatabilirim ki? Sen, senin ülkendekiler, herkes onların ne kadar tutkulu, heyecanlı, iyi niyetli olduğunu biliyor. O zamanki yöneticimiz Ozan Balaban bir gün bana, “Pero Baba, 12 numarayı biliyor musun?” diye sordu. Bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum. “Baba, bu 12 numara sana enerji verir, seni uçurur” diyordu. İlk başta bunun “efsane” olduğunu düşünüyordum ama, eh, çok yanıldığım belli. Taraftarların bu desteği, General Željko, ben asker ve benim gibi diğer askerler. Orada kardeşim olsa tanımazdım, bu derecede bir bağ kurmuştum takımımla.

Željko Obradović neden basketbol tarihinin en iyi antrenörlerinden biri?

Željko, sizin en iyi arkadaşınızdır. Saha dışında eğlenceli, mutlu, neşelidir. Saha içindeki saatlerde ise hedefiniz aynı da olsa sizle arkadaşlığı bırakır; arkadaşların yapmayacağı şeyi yapar. Sizi geliştirmek, sizi ve etrafınızdakileri geliştirmek, sizden bir şey bekleyen insanların beklentilerini karşılamak için elinden gelenin dört-beş katını yapar. Onu sen de ben de biliyoruz. Željko, Željko’dur. Arkadaştır ve bilgedir. Bunu gittiği her yerde yapar, zaten bu yüzden en iyisi.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(502x352:504x350)/origin-imgresizer.eurosport.com/2016/01/07/1765973.jpg

Bildiğiniz gibi, takımın başından ayrıldı. Onunla en son ne zaman konuştunuz?

Dün.

Peki neler anlattı size?

(Gülerek) Ah, dostum sana bunu anlatırsam beni dava etmeye hakkı var! Şaka yapıyorum. Normal şeylerden bahsettik. Şu sıralar bol bol maç izliyor, arkadaşlarıyla zaman geçiriyor ve kendisini dinlendiriyor. Željko’ysanız dinlenmeye çok fazla ihtiyaç duyar ama bunu yapamazsınız. Şimdiyse biraz dinleniyor, buna ihtiyacı var. Ayrıca vakit ayıramadığı çok fazla arkadaşı var.

Onun sistemine nasıl uyum sağladınız?

Burada hücum ve savunma setlerini detaylı detaylı anlatmak istemiyorum, zaten herkes biliyor. Ama onun ne kadar yaratıcı olduğuna dair bir örnek verebilirim. Savunmada daha az hareket etmemi gerektiren ama pozisyonumu daima kollamamı şart koşan bir taktik sundu bana. İlk başta, “Pero, bu ne?” diye düşünüyordum. Ama 30’larının ortalarında biri olarak kariyerimde savunmada ilk kez o kadar az enerji kullanıp daha verimli olmayı başardım. Lanet olsun bunu hep yapmalıydım, dedim. Zaten onun sırrı bu. Beyin, her şeyde önde.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(1509x201:1511x199)/origin-imgresizer.eurosport.com/2020/09/20/2890311.jpg

Ekpe Udoh, Jan Vesely, Bogdan Bogdanović… Atmosfer nasıldı peki?

Taraftarlarımızla kurduğumuz enerjik bağ, takım içinde de vardı. Sürekli olarak yemekler, konuşmalar… Daima birbirimize bağlıydık ve her birimiz, diğerini yükseltmek, onun performansını üç-dört kat arttırmak için yardım ederdi. Çünkü biz buyduk, diğerini kendinden daha çok önemseyenlerden oluşan bir takımdık.

Şunu untamıyorum. Anadolu Efes’le oynadığınız bir maç sırasında bir pozisyonda yumruğunuzu sallarken Nikola Kalinić’e vurmuştunuz yanlışlıka…

(Kahkahalar eşliğinde) Ah, evet! Şöyle oldu. Biliyorsun, maçtayken kafam her şeye kapalı olur. O pozisyonda hücum hakkı bize gelmişti, kritik bir noktadaydık. Top bize geldi ve sevinçten, enerjiden yumruğumu salladım. Bir baktım orada Kalinic varmış. Sonra hemen gittim, vurduğum yeri öptüm ve “Hadi baba, hadi, sonra bakacağız, hadi hadi hadi” dedim. Aynı enerjiyle bana karşılık verdi. Neyse ki maçtan sonra baktığımızda orada bir sıyrık olmadığını gördük.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(1123x499:1125x497)/origin-imgresizer.eurosport.com/2017/03/24/2049224.jpg

Fenerbahçe Beko’ya dair son sorum Igor Kokoškov üzerinden olacak. Sizce nasıl bir performans gösterecek? 21 yıldır ABD’deydi, tabii Milli Takımlar’da çalıştı ama büyük bir dönem ABD’deydi.

Bence onun için güzel bir sınav olacak. Željko Obradović’ten sonra kim gelirse gelsin önemli değil, o kişinin üzerinde büyük bir baskı oluşacaktı zaten. Kokoškov, tüm sistemleri, felsefeleri bilen ve bunları elindeki kadro yapısına göre iyi bir şekilde kullanabilen bir baş antrenör. Arena’ya gidip, lanet olası virüsten kurtulup onu ve onun takımını izlemek için sabırsızlanıyorum.

Makedonya’daki projelerinizden bahseder misiniz?

Eğer bu pandemi yaşanmasaydı yazın, U16 Basketbol Şampiyonası’na ev sahipliği yapacaktık senin de bildiğin üzere. Ancak bu, gelecek yıla kaldı. Üsküp’te mükemmel bir organizasyon yapacağız. Normalde bu kategorinin B sınıfı bizdeydi ama bağlantılarımız ve bağlantılarımıza sunduğumuz olanaklarımız bize A sınıfını getirdi. Yapmamız gereken çok şey var ama bunu yapmak için istekli, girişken ve bilgili insanlarız. Önceliğimiz gençler, bunun için çalışmalara zaten başladık. Amacımız kimseyi basketbol oynamaya zorlamak değil; herkese bu oyunu severek benimsetme amacındayız, zaten şu anki gençlerimiz böyleler. Basketbolu seviyorlar. Başka bir şey istemiyor ve bunun için çalışıyoruz. Daha iyi olacağız.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(1943x623:1945x621)/origin-imgresizer.eurosport.com/2020/09/20/2890313.jpg

Son sorum. Uzun yıllardır bu güzel sporun içindesiniz. Çok fazla şey değişti ve yeni şeyler geldi. Üçlükler, uzunların evrimi, post-up’ın yok oluşu, geçiş hücumları, setler… Siz aslında şu anki oyuna uygun olan isimlerden birisiniz. Bir Makedonya efsanesi olarak, basketbolun değişimini nasıl yorumluyorsunuz?

Yani ilginç. Eskiden boyalı alandan çıkmayan uzunlar, şu anda üç sayı çizgisinin ardından bir şutör gibi üçlük kullanıyorlar. Hızlı mekanik ve ayak oyunlarıyla yapıyorlar bunu. Savunmada ve hücumda birçok şey değişti. Tempo arttı, kısa beşler yaygınlaştı, atletizmin gereklilikleri değişti. Sadece smaç yapmak veya blok yapmak önemli değil artık, akıcılık da önemli. Hareketli hücumlar ve akıllı savunmalar önemli. Kadroları iyi parçalarla donatmak önemli. Fakat günün sonunda her değişim şuna gidiyor bence. Eğer askerlerden kurulu bir kadroysanız gerisi önemli değil. Asker olmak bu oyunun ilk adımı, hayatın da.

Futbol
Şampiyonlar, En İyiler, En Görkemli Takımlar
8 SAAT ÖNCE
Futbol
Arsene Wenger ile Soru-Cevap
17/10/2020 - 21:03