Amin Maalouf, Semerkant adlı romanında üç bölümü onlarca farklı medeniyetlerle kaynaştırarak okuyucunun ilgisine sunar. İlk bölümde Ömer Hayyam’ın gezgin yaşamını ve sevgilisi Cihan ile arasında geçen büyük aşkı anlatılır. Hayyam’ın Rubaiyyat’ından yola çıkılarak Hasan Sabbah ve Nizamülmülk romana dâhil edilir.
İkinci kısımda ise Rubaiyyat’ı bulmak için yollara düşen Benjamin Omar, gerçek zamanlı bir karakter olarak kendisini gösterir. Aslında bu iki hikâye arası dönem bambaşka roman okuyormuş hissi verirken son bölüm, aradaki bütün köprüyü kurar. 1912 İran Devrimi’nden aynı zaman dilimindeki Titanic’in batışına kadar onlarca dönüm ve doruk noktası okuyucuyla buluşturulur.
https://i.eurosport.com/2020/04/11/2805630.png
Okçuluk
Mete Gazoz dünya dördüncüsü
DÜN - 04:49
Amin Maalouf, verdiği bir röportajda romanla ilgili şunları söyler: “Aslında dünya burada. Hasan Sabbah ile Titanic karakterleri bir arada. Ama daha da önemlisi her karakter, belirli zihin oyunlarına sahip. Yani hepsi güçlü ve kuvvetli ama psikolojik olarak üstün olan daima bir adım önde.”
Türk sporunun son dönemlerde yetiştirdiği önemli isimlerden olan Mete Gazoz, işte tam da bu tamlamanın karşılığı. Zira kendisi, onlarca yetenekli sporcu arasında mental üstünlüğü ile parlayıp bir adım öne çıkarken bunun önemini röportajımızda sık sık belirtiyor. Ayrıca büyük bir Semerkant hayranı olduğunu da ekliyor…
İlk olarak, nasılsınız?
Çok teşekkür ederim, iyiyim.
Sizce koronavirüs salgını, spor dünyasının geleceğini nasıl etkileyecek? Ayrıca bildiğiniz gibi geçtiğimiz günlerde 2020 Tokyo Olimpiyatları ertelendi. Bu, sizin çalışma planınızı nasıl etkiledi?
Öncelikle umarım en kısa sürede bu salgının etkisi kaybolur. Çünkü bu dönemlerde hayatta spordan çok daha önemli şeylerin olduğunu görüyoruz. Birçok kişi korona nedeniyle hayatını kaybetti. Ayrıca bu hastalığa yakalanmayan insanlar, salgın nedeniyle işlerini kaybettiler. Yani hem sağlık hem maddi hem de manevi olarak zor bir dönemdeyiz.
Spora dönecek olursak, bence olimpiyatların ertelenmesi iyi oldu. Çünkü bu koşullarda yolculuk yapıp bir aya yakın süre başka bir ülkede kalmak, onlarca insanla istemsiz de olsa temasta bulunmak riskli olabilirdi. Ayrıca çoğu sporcu, “Şu an evdeyiz. Antrenman yapamıyoruz. Olimpiyatlara tamamen hazırlıksız gideceğiz.” düşüncesindeydi. Erteleme kararının ardından birçok soru işareti rafa kalktı bence.
Geçtiğimiz haftaya kadar hâlen daha antrenman yapıyorduk, kamptaydık. Fakat erteleme kararı gelir gelmez hepimiz evlerimize geldik. Şu an için net bir projeksiyonumuz yok fakat formumuzu koruyup mental olarak rahatlamaya ve fiziksel olarak diri kalmaya çalışıyoruz.
Okçuluk sporuna nasıl başladınız? Bu sporla tanışmanız ve sonrasında bunu meslek hâline getirmeye karar verişinizde neler yaşadınız?
Açıkçası doğduğum an okçu oldum diyebilirim. Çünkü babam, eskiden Milli Takım’da okçuydu. Hem de baya iyi bir okçu. Keza annem de bu sporla alakadar. Yani tamamen okçulukla iç içe bir ailede dünyaya geldim. Babamla birlikte bazı bölgesel ve ulusal şampiyonlara gittikçe spora olan merakım iyice arttı. Zaten üç yaşımdayken sporla resmî olarak tanışmıştım. Yıllar ilerledikçe ok atmaya olan tutkum ve isteğim arttı. 14 yaşımdayken Milli Takım’a girmem, büyükler kategorisinde yarışmam, madalyalar… Kısacası zihinsel olarak belirli bir karara varıp bunların somut dönütlerini görünce en sevdiğim hobimi meslek hâline getirmeye karar verdim. İyi ki de böyle yapmışım diyebilirim.
Peki, aklınızdan hiç, “Ya okçu olmasaydım şu mesleği yapardım” diye geçirdiğiniz oldu mu?
Birkaç kez. Ama o zaman aklıma hemen, “Annem ve babam bu camiayla ilişkililer. Evde, arabada illaki bir yerde okçuluk konuşulacak. E ben bu sporu seviyorum. Fena da değilim. Nasıl vazgeçip başka bir şey düşünebilirim ki?” kalıpları geliyordu. Ama eğer okçulukla uğraşmasaydım sanırım yine bireysel olimpik dallardan birinde olurdum. Havalı tabanca, eskrim veya atıcılık yapabilirdim.
https://i.eurosport.com/2019/05/22/2593667.jpg
Takım sporlarıyla aranız nasıl?
Televizyonun karşısına geçip 90 dakika boyunca futbol izlemeyi pek fazla sevmiyorum. Genelde özetleri takip ediyorum. Premier Lig ve Bundesliga’ya biraz daha hâkimim. Açıkçası basketbolu, futboldan çok daha fazla seviyorum. Oradaki süreklilik, dinamizm ve atletizm beni cezbediyor. Tabii özellikle de NBA… Ama saat farkından dolayı maçları canlı olarak bazen izleyebiliyorum. Ertesi gün kalktığımda özetlere bakıyorum. Voleybolda ise yalnızca Milli Takımı takip ediyorm.
NBA demişken oradaki favori takımınız ve oyuncularınız kimler?
Cleveland Cavaliers’ı takip etmeyi seviyorum. Tabii Cedi’nin maçlarını kaçırmamaya özen gösteriyorum. LeBron James’i ezelden beri izlemeyi hep sevdim. Belki de Cavs ilgim oradan geliyordur. Ama bence LeBron’un Lakers’a gitmesi çok yanlıştı ya. Böyle, sinir edici. Cavs’te kalıp biraz daha sabretseydi çok daha iyi şeyler yapabilirdi bence.
Cavaliers-Heat-Cavaliers-Lakers üçgeni çok da makul değil gibi…
Evet kesinlikle. Yani Cavaliers’ta kalsa daha iyi olabilirdi. Lakers’a gidince hemen Anthony Davis’i yanına istedi. Bence repütasyonu biraz zarar gördü. Ama tabii işin ucunda NBA yüzüğü ve geçmeye çalıştığı bir efsane var.
Yeniden atış alanına dönelim… Kazandığınız madalyaların ardından bir sonraki turnuvaya hazırlanırken nasıl bir düzen kuruyorsunuz?
Turnuvalardan sonra bazen mental açıdan rahatlamak gerekiyor. Yani bir-iki günlük rahatlama. Çünkü stres seviyesi yüksek maçlardan çıkıyorsunuz ve psikolojik olarak kendinizi diri tutmanız lazım. Ama okçulukta çok fazla molaya yer yok maalesef.
Mental rahatlama derken, neler yapıyorsunuz?
Genelde bilgisayarda zaman geçiriyorum. League of Legends oynuyorum veya dizi izliyorum. Bazen de kişisel gelişim, psikoloji veya tarih kitapları okuyorum. Özellikle de tarih kitaplarını çok seviyorum.
Açıkçası, olimpiyatlar dışında herhangi bir turnuvada madalya kazandıysam kürsüden iner inmez kendime, “Tamam bu kadardı. Şimdi çok az dinlen, rahatla ve bir diğer turnuvada yine onları yenmeye çalış!” diyorum. Ama olimpiyatlarda biraz daha farklı oluyor. Çünkü oradaki “mit” daha yüksek. Onur verici. O kürsüyü her zaman hatırlıyorsun, hissediyorsun.
Bilgisayarda zaman geçiriyorum bazen de kitap okuyorum. Kişisel gelişim, psikoloji, tarih kitapları mesela. Eğer bir kupada madalya alırsam kürsüden inince şampiyon olmadığımı kendime hatırlatıp düzenime geçiyorum. Olimpiyatlar hariç her turnuvada unvanınız kürsüde kaldığınız sürece geçerli, en azından bence.
Sizce bir okçunun mental ve fiziksel açıdan sahip olması gereken özellikler neler?
Mental özellikler çok daha önemli. Çünkü siz de rakibiniz de aynı fiziksel antrenmanları yapıyorsunuz. Aynı atışları çalışıyorsunuz. Ama eğer mental olarak onun birkaç adım ötesine geçebilirseniz işler değişir. Mesela ben bazen turnuvalarda atış yaptıktan sonra gülümsüyorum. Atışın iyi veya kötü olması önemli değil. Önemli olan rakibiniz, sizi dev ekranda izlerken güldüğünüzü görmesi. Çünkü o zaman kafasında, “Ya atış kötüydü ama hâlen daha mutlu” veya “Atış iyiydi ve daha da iyileri gelecek” kuşkularını yaratabiliyorsunuz. Bu bir zihin kapışması.
Fiziksel olarak ise aslında son 10 yılda her şey değişti. Yani 2010’lara kadar olan dönemde okçuların kendilerini fiziksel açıdan saldıklarını görüyorduk. Fiziklerine dikkat etmiyorlardı. Ama bu dönemde herkes daha atlet, güçlü ve çevik.
https://i.eurosport.com/2019/06/17/2616858.jpg
Peki, rakibiniz hedefi en yüksek puandan vurduğu zaman kafanızda, “Eyvah eyvah” gibi bir algı oluşuyor mu?
Ya bu başıma bazen geliyor ama rakibimden ziyade benle alakalı. Yani mesela setin son atışı bende. Rakibimin puanı belli ve küçük bir farkla o önde. Atışa doğru giderken kafamda, “Ya onu geçemezsem?” sorusu oluşuyor. Eğer o soruyu ilk anda silemezsem sonrası biraz zor. Ama genelde silebiliyorum tabii bazen de olumsuz olabiliyor işler.
Herhangi bir organizasyona hazırlık süreciniz nasıl oluyor?
Genelde sabah sekiz gibi kalkıyorum. Bir saat içinde kahvaltı edip antrenman sahasına gidiyorum. Öğlene doğru antrenmana başlıyoruz sonra yemek arası ve öğleden sonra bir antrenman daha yapıyoruz. Akşama doğru ise salonda ağırlık idmanlarımız ve koşumuz oluyor. Genelde yedi ile dokuz saat sürüyor. Ama antrenmanlarımı Antalya’da yaptığım için bu program bazen değişebiliyor. Yani bu aylarda sıcaktan dolayı 12-15 arasında antrenman yapmak imkânsız. Mesela şu an İstanbul’dayım ve evde kalın kıyafetlerle oturuyorum. Ama Antalya’da olsanız… Şort, tişört ve bolca terleme.
Okçuluk sporunun Türkiye’deki yerine dair neler düşünüyorsunuz?
Bence 2016 Rio’dan sonra ülkenin spora bakış açısı değişti. Biraz daha modern bir gözle yaklaşılıyor okçuluğa. Ayrıca dünya sıralamasında üçüncü basamaktayız. Yani hem somut hem de soyut olarak okçuluk, modern anlamda, Türkiye’de önemli bir yol kat etti. Ve bence böyle gidersek kısa vadede zirvede olabiliriz.
En sevdiğiniz kitap, film ve yemek ne peki?
Kitap olarak Amin Maalouf’un yazdığı Semerkant diyeceğim. Dili, kurgusu, işlenişi tamamıyla inanılmaz etkileyici bir kitap. Filme gelirsek tercihim Yıldızlararası olur. Orada biraz bilim kurgu biraz dram biraz metafizik biraz da macera var. Sürükleyici. Yemek ise kuru fasulye ve pilav. Ama kuru fasulye, pilavın üzerinde olmalı. Ayrı ayrı pek de güzel gitmiyor. (Gülerek.)
Tamamen meraktan soruyorum. Arrow adlı diziyi izliyor musunuz? Tabii yine süper kahraman evreninden Hawkeye da var.
Arrow’ın ilk sezonunu izledim, fena değildi ama ikinci sezondan itibaren çok saçmaladılar bence. Hawkeye ise Arrow’a göre çok daha iyi işlendi. Tabii kendisine ait bir filmi veya dizisi yok ama Yenilmezler serilerinde gayet iyiydi bence.
https://i.eurosport.com/2018/02/18/2274731.jpg
Hayatınızın belirli bir döneminde sizi etkileyen, bir kararı almanıza yardımcı olan söz oldu mu?
Açıkçası belirli bir kişiliğin sözünden etkilendiğimi söyleyemem ama maç esnasında antrenörümle yaptığım her konuşma, benim için önemli bir basamak oluyor. Tabii ailemle de öyle.
Son olarak, unutamadığınız bir anınız var mı? Bu bir kupa, madalya veya yarıştan ziyade bir saha dışı anısı, soyunma odası konuşması da olabilir tabii…
Annemle yaşadığım bir anımı unutamıyorum. 2015’te olimpiyatlar için kota almaya çalışıyordum. Ama bir turnuvada fena çuvallamıştım. Sonra, “Ya bu kadar antrenman yapıyorum. Fedakârlık yapıyorum. Ailemden uzak kalıyorum, hayatım ilginç ama karşılığı hiç yok mu?” diye düşündüm. Ve sporu bırakmaya karar vermiştim. Anneme durumu açıkladım. İlk başta biraz şaşırdı ama sonrasında kararın tamamen bana ait olduğunu söyledi. Babam da aynı şekilde. İkisi de bana destek oldu. Birkaç gün sonra annem yanıma gelip kararın yine bana ait olduğunu söyledi. Ama bu sefer tutkularıma ve kalbimden geçen sese odaklanmamı istedi. Aceleci davranmamı söyledi. Onu dinledikten sonra sporda kalmaya karar verdim. Yine söylüyorum, iyi ki de öyle yapmışım.
Okçuluk
Milli okçularımız Dünya Şampiyonası'nda
18/09/2021 - 08:49
Okçuluk
Kore Çağı’nın sonuna doğru
17/06/2019 - 11:10