“Bu işin öncesinde planları yapıyorduk. Zaman çizelgemizi oluştururken odaya yüzlerce kaset geldi. Bütün o kasetleri tarayıp birleştirmenin bir yolunu bulmalıydık. Sanat aracılığıyla basketbol ve filmi birleştirmeliydik. Kendinizi belirli bir süre sonrasında o zamana götürüyorsunuz. Sanki o evlerde zaman geçirmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Hatta bazen sahada şutu atan oyuncu gibisiniz. Buradaki etkileşimi sağlamak için müzik konusunda da iyi bir iş yapmalıydık. Bu müzikleri 1990’ların hit şarkıları değil de başka bir yerden seçtik. Dediğim gibi, sanat. ”

Jason Hehir, The Last Dance’in yönetmeni – Katıldığı podcast programından.

Basketbol
Germano D’Arcangeli ile Stella Azzurra’daki kültür ve fazlası
19/09/2020 - 08:12

The Last Dance, çok iyiydi, değil mi? En azından belirli bir ortalamanın üstünde olduğunu genel geçer yargı adına söylemek mümkün. Basketbol ideasında ise bu “iyi” kavramını bir üst mertebeye taşımak pek de yanlış olmaz. Koronavirüs dönemindeki tedirgin, doğal olarak karamsar bir hâl alan atmosfer içerisinde beş haftalık bir rüya yaşattı adeta.

Aslında belgeselde iyi bir NBA takipçisi için (film belgesel) bilinmeyen, gölgelerde kalan konular yoktu. Tabii o konular, özel bir görüntü koleksiyonu eşliğinde anlatıldığında çok daha farklı bir etki yarattı. Ayrıca müzik ve kurgu aşamalarındaki mükemmeliyet, işi bir “spor” içeriğinden bambaşka bir anlama taşıdı.

Kimilerine göre The Last Dance’te bazı olaylar, Jordan’ın iyi anlatılması için, iyi bir algı yaratması için gerçeğe ek olarak “kurgu”lanmıştı. Belki de gerçekten işler böyle olmuştur fakat bu noktada fazla uzatmadan bir unsura değinmekte fayda var. Michael Jordan'ın daha iyi algılanmaya ihtiyacı var mı?

Michael Jordan gibi bir spor elçisine dair yazılı, görsel ve işitsel bütün içeriklerin belirli bir ilgi toplaması hâli hazırda beklenen bir şey. Ama Jordan’ı kaç defa meme olmuş bir şekilde gördük ki? Elbette maç içerisinde dilini çıkarıp sayı üretmesi, 1989’da Cleveland Cavaliers’a karşı attığı maç kazandıran basketin ardından meşhur kol sallama hareketini yapması meme olarak kabul edilebilir. Fakat Jordan’ı ilk kez bu kadar komik, rahat ve samimi gördüğümüzü söylemek yanlış olmaz. Zaten emekli olduktan sonra uzun bir süre kamera karşısına geçmedi. Birkaç özel şov dışında (Mesela Craig Melvin’in TODAY’deki programı) röportaj da vermedi.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(1699x389:1701x387)/origin-imgresizer.eurosport.com/2020/05/18/2820578.jpg

Belgeseldeki diğer kişilerin kıyafetine gösterdiği özenin aksine tamamen rahat bir şekilde, puro ve viski eşliğinde, kazandığı bütün başarıları haklı bir gurur eşliğinde anlatırken eğlenceli tavrıyla kameralar karşısındaydı. İşte o dönemlerde Jordan’a dair bilmediğimiz şeyleri gördük.

Dediğim gibi, Michael Jordan’ın olduğu bir içerik doğal olarak adeta bir mıknatıs gibi insanları, bizi kendisine çekiyor. Müzik ve muazzam kurgu eşliğinde, The Shot anları gösterildiğinde sanki o anları daha önceden hiç izlememişiz gibi oluyor ve sonunu merakla bekliyoruz. Babası James Jordan vefat ettiğinde o duyguyu derinlikle hissediyoruz. “Michael Jordan olmak istemiyordum” dediğinde bir anlığına “şan, şöhret” hedeflerimizin, eğer böyle bir hedefiniz varsa, ne kadar mantıklı olduğunu tartışıyoruz.

Tabii bir de işin diğer kısımları var.

Jerry Krause. Malum, Krause, Bulls hanedanlığının “dağıtıcısı” olarak gösteriliyor. Fakat kendi günlüğündeki bir bölüme göre bu dağıtma işlemi zorunluydu. Takımda büyük eksilikler vardı. Maaş boşluğu sınırlıydı. Yıldızlar yaşlanıyordu. Ve Phil Jackson takımda kalmak istemiyordu. Yani bütün günahı Krause’ın üstüne yüklemek, en azından böyle bir algı yaratmak pek de doğru olmadı gibi. En azından bence.

Scottie Pippen. Kurtarıcı. Jordan, 1993’te 18 aylık emekli dönemine girdiğinde Pippen, takımı taşıyordu. Jordan’ın savunma yüküne yardım ediyordu. Jordan’a alan yaratmak için top dağılımında üçgen hücumun en hareketli parçası oluyordu. Ligde yapılan iş/alınan para oranında en berbat kontrata sahipken (ki bir süre sonra bu nedenden dolayı bilerek maç kaçıracaktı) elinden geleni yapıyordu. Elbette hepimiz Jordan olmak isteriz. Fakat Pippen olmak da hiç fena değil gibi. En azından uzun vadeli düşünüldüğünde.

Dennis Rodman. Sanırım Jordan’dan sonra en fazla ilgi toplayan isim Rodman’dı. Carmen Electra ile olan tutkulu ilişkilerinden Amerikan Güreşi’nin (WWE) bir dönemler hâkimi olan nWo takımındaki rolüne kadar Rodman, belgeselde sahne aldığı her bölümün ardından sosyal medyada ve yazılarda, makalelerde üst sırayı kapıyordu. Saha içinde tabiri caizse pis işleri yapıyordu. Sayı atmak veya şut kullanmak onun işi değildi. Ribaundu al, takımını koru, savunma yap, eh boşta kalırsan sayı da at tabii.

https://imgresizer.eurosport.com/unsafe/0x0/filters:format(jpeg):focal(1848x535:1850x533)/origin-imgresizer.eurosport.com/2020/04/24/2810665.jpg

Steve Kerr. “Neden Toni Kukoc yerine Steve Kerr tanıtım afişinde var?” soruları nedeniyle Kerr, belgesel başlamadan önce az da olsa eleştiri almıştı. Fakat özellikle dokuzuncu bölümde görüldüğü üzere Kerr, 1996-1998 arası dönem için Bulls’un adeta yardımcı kurtarıcısı oldu. Indiana Pacers ve Utah Jazz’e attığı şutların yanı sıra teknik olarak Phil Jackson’ın üçgen hücumuna, 1989-1993 dönemi John Paxson’dan daha iyi uyum sağlamasıyla öne çıktı. Peki, Kukoc?

Bana kalacak olursa Kukoc, bu dönem Bulls takımının en önemli üçüncü parçasıydı. Elbette Rodman gibi sert, lider, savunma performansı yüksek bir oyuncu değildi. Fakat ne kadar hanedan olsa da Bulls, o dönemler draft sınıflarından iyi bir parça çekmeliydi. Toni Kukoc o parça olmayı başardı. Takıma yeni bir kan getirdi. Indiana serisindeki performansı neredeyse Pippen’dan bile iyiydi. Jordan’a alan açmakta iyiydi. Savunmadayken rakiplerine kolay sayı şansı tanımıyordu. Ancak ekran süresi, Suicide Squad’taki Joker’in (Jared Leto) süresi gibi, maalesef çok azdı.

Phil Jackson. Koç Jackson’ın Porto Riko’daki günleri ve Tex Winter ile olan diyaloglarına dair sahneler, bence belgeseldeki en iyi sahneler arasındaydı. Günümüzde Avrupa’da oynanan bir basketbol maçının tekrarını bulmak zorken 1984’te Porto Riko’dan basketbol maçına dair görüntüleri izlemek ve üçgen hücumun yaratıcısı Tex Winter ile olan ilişkilerini, Winter’ın ne kadar büyük bir deha olduğunu görmek büyük bir keyifti.

Terli gömleğiyle Doug Collins, Chicago sakini Barrack Obama, bir diğer meme Isiah Thomas, John Paxson, Ron Harper, 24 saat anlatsa 24 saat dinleyebileceğimiz David Aldridge, Michael Jordan’ın güvenlik ekibi, Kobe Bryant, düğüne çağrılmasa alınmayacağını söyleyen Jerry Reinsdorf…

The Last Dance, her anlamda bir rüya gibiydi. Filmsel ögelerdeki usta işlerle parlarken içeriğin mükemmeliyetiyle etkiliyordu. Eğlenceli, hüzünlü, öğretici ve heyecanlandırıcı.

Basketbol
Soru
18/09/2020 - 07:06
Basketbol
Roko Prkačin ile ilk yılları, babasıyla olan ilişkisi, Efes Pilsen, NBA, Formula 1 ve fazlası
17/09/2020 - 18:01